(Aşağıdaki yazı günlük yaşantıda yetişkinlerin çocukları ile iletişiminde duygulara dikkat çekmek için yazılmış kısa bir öyküdür.)

Çocuğu doğduktan sonra aslında hayatı boyunca gizli gizli yaşadığı duygu su yüzüne çıkmıştı. “boğulma”. Boğulma duygusunu ilk yıllar pek anlayamadı. Sadece o duygunun yaşattığı rahatsızlıği hissediyordu. Evet, bir sıkkın haleti ruhiye var ama nedenini pek sorgulamıyor, daha doğrusu sorgulamak aklına gelmiyordu. Çünkü zaten hiçbir duyguyu sorgulamaz, hatta gün yüzüne çıkarmaktan imtina ederdi. Duyguları adeta bilindışının karanlık dehlizlerinde hapsolmaya mahkum gibilerdi. Sadece salt öfke, sevinç, kaygı ve üzüntünün açığa çıkma izni vardı. Ama diğer tondaki duygular ya iz miktarda çıkarlar ya da hiç çıkamazlardı. Bazen özlem, keder, heyecan… işte bunlardan ibaretti yaşamı. Halbuki duygular deyip internette arattırdığında ne de uzun bir liste çıkıyordu. O listelere baktıkça üzülürdü. İşte yine ‘üzüntü’! Oğlu doğdu. Bir yanda çok heyecanlı ve mutlu diğer yanda çok kaygılı ve şaşkın. Bu duygularla sorunu yoktu aslında hepsini olağan karşılıyordu. Ama arka planda hep varlığını hissettiği bir şey vardı anlamlandıramadığı. Çocuğunu uyuturken, yedirirken, onunla oynarken duruma uygun duygunun yanında o garip his. Her zaman! Önceleri sıkıntı sandı kadın. Yok değildi. Evet oyun oynarken, uyuturken filan çabuk sıkılırdı ama zaten bu sıkılmışlık hali onun içinde hep vardı. Oğlu üç buçuk yaşına geldiğinde birden bir şey oldu ve kadın bu hissin adını koyuverdi: Boğulma! Evdeyken her zaman kendini çocuğuna göre ayarlamak zorundaydı. Hiçbir zaman kendi istediği saatte kalkamaması, dinlenmek istediğinde uzanamaması, kitap okumak istediğinde ‘o kitap benim’ diye saldıran bir oğlunun olması, yıllardır rahat rahat televizyon izleyememesi, istediği zaman çişini yapamaması, dışarı çıkarken hop, çantamı aldım hazırım diyememesi ve daha birçok şey. O hissin adını koyduğu gün, kendisini pek de sakin ve stabil hissetmiyordu. Oğlu da o halini hissetmiş olmalı ki, en küçük şeylerde bile bas bas bağırıyordu. Kadın sanki kendisi değil gibiydi. Eskisi gibi bağırmıyor ama diğer yandan da istediği gibi şefkat veremiyordu. Tuvalette oturmuş ağlarken birden yaşamı gözünün önünden geçmişti sanki. Küçüklüğünden beri etrafındaki nerdeyse tüm yetişkinlerden gördüğü işgaller, o işgaller karşısındaki öfke, öfkesini dışarı vurmaktan duyduğu büyük utanç, o utancın getirdiği hayal kırıklığı, olmak isteyip de olamadığı kendisi ve hepsinin saran büyük boğulma hissi. Yaşadığı işgallere karşı gelemediğinde hissettiği şey. Tuvalette ağlarken çocuğu tarafından bütün normal davranışları kendisinin nasıl işgal olarak algıladığına kendisi bile şaşırdı. Küçücük bir çocuğun merak ve hevesi ona nasıl da saldırı gibi geliyordu. Bu saldırılara karşı gelemediği için, çünkü ‘iyi bir anne’ olmaya çalışıyordu, o aynı hissi yani boğulmayı ölesiye deneyimliyordu. Derin bir nefes aldı. Karşısındaki ne annesi ne babası ne öğretmeni ne de bir başka otoriteydi. Karşısındaki küçük korunmaya ve ihtiyaçlarının karşılanmasına muhtaç bir insandı. O anda yarıda bıraktığı terapisini tamamlama kararı aldı. Ne olursa olsun bu boğulma hissini oğluna aktarmamakta kararlıydı.


Ankara Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!