Aşağıdaki yazı bir insanın yaşadığı ikircikli duyguları ve psikoterapi ihtiyacını anlatmak amacıyla yazılmış kısa bir öyküdür.

Okulunda hep başarılıydı. İyi bir diş hekimi olarak annesinin hayalini gerçekleştirmişti. Gerekli eğitimlerine hala devam ediyor diğer yandan da çalışıyordu. İşini kendi hayatına göre planlamıştı. O mesai zorunluluklarının adamı değildi. Esnek çalışmalı, istediği zaman evde istirahat edebilmeli istediği zamanlar da seyahat edebilmeliydi. Ailesinden ayrı yaşıyordu, aynı şehirde. Ama nedense bir türlü içindeki o bağı, o ayrışma bağını tam koparamamıştı. Ayrı eve çıkması da zaten büyük bir kriz olmuştu. Annesine rağmen, içindeki ailesinden ayrılmayla alakalı korku ve kaygıya rağmen evini ayırabilmişti. Ayırdığı günün akşamına da evde neredeyse yangın çıkarıyordu, neyse ki hızlı bir müdahale ile büyük bir kazanın önüne geçebilmişti. (Eğer terapiye gidebilmiş olsaydı o kaza görünümlü olayın aslında ilk defa kendi başına almış olduğu bir kararın korkusunun dışavurumu olduğunu, bir nevi çok küçüklüklere dayanan bilinçdışı sisteminde otoriteye karşı gelme kaygısının kendisinde oluşan bir oto cezalandırma sisteminin devreye girmiş olduğunu anlayacaktı.) Ailesini belli bir süre görmediğinde ya da onlarla hoşlarına gidebilecek bir etkinlik yapmadığında bir yerleri eksik hissederdi. Bu ona çok normal bir duyguydu. Doğduğunda anne babasının ne kadar sevindiğini, erkek olduğu için birçok yemekler verildiğini hep dinlemişti. Kız kardeşi vardı üç tane bir tane de engelli erkek kardeşi. Ama kardeşinin engelinden olsa gerek hep en iyisi, en güzeli kendisinden beklenirdi. Bütün beklenti yatırımları kendisine yapılmıştı. Kardeşleri de elbet seviliyordu ama kendisinin yeri hep bir ayrıydı sanki, hep bir imtiyazlıydı gibi özellikle annesi tarafından. Küçüklüğüne dair anılarında hep annesiyle beraber bir şeyler yaptığı, annesinin arkadaşlarıyla iyi anlaştığı, hep kadınlarla beraber vakit geçirdiği ve girdiği ortamlarda da hep sevildiği var. Buna rağmen içinde bir yerler sanki çok doyum almış, olgunlaşmış ama başka bazı yerler de çok zarar görmüştü. Annesini düşündü, babasını, kardeşlerini. Babası hep annesi tarafından çocuk gibi büyütülmüş bir kişiydi. Hala çocuk gibi kapris yapar ve annesi de hala bu kaprisleri çekip üst düzey bir ilgi ile karşılar; yemeğini ayrı, ilacını ayrı önüne getirirdi. Eğer o ilaçları yemekleri annesi getirmezse babası kendisi halletmezdi. Halledemeyeceğinden değil, öyle alış(tırıl)mıştı. Annesi her zaman aktif, birçok arkadaşı olan, ama diğer yandan da hep bir mağdur tarafı vardı. Mesela engelli bir çocuğu olduğunu her defasında dile getirir ve sıkıntılarından bahsederdi ya da daha küçük şeylerden şikayet ederdi hep kocasının önüne elleriyle yemek götürdüğü halde kocası yemek istememesi gibi. Ya da her sabah kahvaltı hazırlardı ama adam yemeden giderdi. Ya da oğlu için birçok para harcardı ama oğlu ona bazen çok kötü davranırdı. Kızının hiç geçmek bilmeyen dermatolojik rahatsızlığı için en iyi doktorları bulur, en iyi karışımları araştırır ama kızı bunlara gitmek ya da yapmak için çok isteksiz olurdu. Garip bir aileydi aslında. Dışarıdan çok yakın bağları var gibi görünürdü ama bilirdi ki herkesin kendi içinde yaşadıkları çok çok farklı. Zaten bu farklılıklar ya da bu uyuşmazlıklar onun içindeki o boşluk duygusuna neden olurdu. Kopamamıştı bir türlü bir şeylerden. Lüks yaşamından, annesinin onun adına aldığı kararlardan, babasının maddi yardımlarından, kardeşinin engelli oluşunun suçluluğundan… Çok iyi hissettiği zamanlar olurdu, keyifli, mutlu ama anında bir sıkıntı gelirdi kalbine anlamlandıramadığı. Aslında potansiyeli çok yüksek biriydi. Ama kafası o kadar meşguldü ki kendisiyle ilgili, içindeki ikircikli duygularla ilgili, dikkatini çok veremediği olurdu işine ya da sevdiği başka şeylere. Sevgilileri mesela. Onları düşündü biraz. Çok aşık oldukları, kendisine çok aşık olanlar, aldatmaları, tek gecelik ilişkileri… Hiçbir zaman ‘tamam ya çok güzel bir ilişkim var’ diyemedi. Bazısını kendisinden aşağı gördü kendisine ve ailesine yakıştırmadı. Bazısıyla çok iyi başlamışken bir tek davranışı ile ondan soğudu. Bazısını çok gözünde büyüttüğünü gördü ve devam edemedi. Bir de elde edemediği için hırs yaptıkları vardı. Kaçan niye kovalanırdı ki? Yine içindeki o boşlukla ilgisi olduğunu hissetti. Bir yerlerde okumuştu, ‘nesne ilişkileri’ gibi bir şeydi galiba. Kişinin ilk bağ kurduğu nesne annesi olurmuş. Onunla kurduğu ilişki sağlıklı ise hayatının sonraki dönemindeki tüm diğer nesneler -yani iş, eş, araba, kendinden başka her şey olabilir bu- ile kurduğu ilişki de sağlıklı olurmuş. Ama güvensiz, kaygılı, sağlıksız bir bağlanma varsa işte o zaman da psikolojik olarak sağlıksız bir hayat o kişiyi beklermiş. Annesine gitti yine aklı. Daha fazla düşünemedi, beyni bloke olmuştu sanki, hiçbir şey aklına gelmiyordu. Bu da beyninin oynadığı bir oyun muydu acaba, daha fazla derinlere gitmemesi için aldığı bir önlem? Geçenlerde evinde gördüğü bir kart yine gözüne ilişti. Bir psikoterapistin kartı. Vakti gelmişti, hatta içinde bir yerlerde çok geç kalmışlık hissi uyandı. Hemen harekete geçti ve telefonu tuşladı.


Ankara Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!