Diyetisyen olmayı neden seviyorum?
Diyetisyen olmayı neden seviyorum?

Birçok danışanım işimin bana çok yakıştığından ve severek yaptığımın her halimden belli olduğundan bahseder… Bu konu görüşmelerimde sıklıkla açılmaya başladıkça işimi neden bu kadar çok sevdiğimi ve yoğunluktan her ne kadar şikayetçi gibi gözüksem de neden aynı zamanda bu kadar mutlu olduğumu düşündüm… Ve paylaşmaya karar verdim…

Yemek yemek hiç birimizin vazgeçemeyeceği bir olgu… Yemek yemeyi seven, sevmeyen, yaşamak için yiyen, yemek için yaşayan herkes için vazgeçilmez… Nefes almaktan sonra en çok ihtiyaç duyduğumuz şey… Hayatımızın bu kadar ortasında yer alan bir olgunun içerisinde yer alıyor olmak insana iyi hissettiriyor aslında…

Fizyolojimizi bir yana bırakıp, sosyal boyutu ile bakarsak, yemek yemek sosyal olmamızın da bir parçası… Çoğumuz demez miyiz? Yalnız yemek yemek zevkli gelmiyor, yalnız yemek yediğimde boğazımdan geçmiyor diye… En sevdiklerimizi evimize yemeğe davet ederiz, arkadaşlarımızla hafta sonu yemekte buluşuruz, eşimizle yıl dönümümüzü, ailemizle mezuniyetimizi ve daha nice şeyi yemekte kutlarız… Akşam yemeğine sohbet ederiz ailemizle keyifli bir şekilde… “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” deriz… Kim bilir kaçımız önemli bir işi bir yemek esnasında kabul etmiş veya kabul ettirmişizdir… Yemek yemek, aslında hayatımızın bir şekilde merkezindedir. Yaşamların kesiştiği yerdir beslenme… Yaşam çemberlerimizin kesişim noktası olur çoğu zaman… Başka hayatların kesiştiği yerlerde ne farklı hikayeler vardır bir de…

İlk görüşmelerde, danışanlar nedense gergin olur… Kendimi o koltuğa oturtup düşündüğümde bir çok sebebi vardır bunun… Yeni bir ortam, çok soru soran yeni bir insan –bu ben oluyorum J - , eski diyet kelimesinden gelen “yoksa haşlanmış brokoli mi yiyeceğim sadece” korkusu ve yine eski diyet hatalarından gelen “ekmekte yok şimdi kebapta” düşüncesi… Belki de haftalık olarak birine hesap verecek olmanın tedirginliği… Oysa o anda ben yeni bir hayatı daha paylaşıyor olmanın mutluluğunu yaşarım, odadaki gerginlikte kendini yavaş yavaş huzura bırakır.

Herkes birbirine alışmaya başlar zamanla… Düşünsenize her hafta aynı kişiyle aynı saatte görüşüyorsunuz… Ben merkezimi kurarken, gelenler evlerinde gibi hissetsin istedik… Televizyonu açsınlar, istedikleri kanalı seyretsinler, bir yandan çaylarını, kahvelerini içip –tabi ki şekersiz J, ciddiyim ofiste şeker yok, dayanamayacak olan şekerini alsın, gelsin J - dergilerini okusunlar, birbirileri ile sohbet etsinler, o hafta az kilo veren birini ondan daha çok kilo veren biri motive etsin, beslenme programına devam edip sağlık durumunu, kan şekerini veya kolesterol seviyesini düşüren biri “evet, başardım” diye çıksın odamdan, diğer danışanlarım onu tebrik etsin… Ben de onlara katılayım kısacık aralarımda, sohbet edelim… Şanslıyım ki öyle de oldu J

Bir de mesleğimi çok seviyorum çünkü bir diyetisyen odasında hiçbir zaman sadece beslenme programından bahsedilmez… O haftanın sevinçleri, hüzünleri, olayları, buluşmaları hatta filmleri bile sığar görüşmelere… Kimi zaman sorar asistanlarım “Ne çok kahkaha sesi geldi içerden, neler oluyor?” diye… Hayata dair güleriz kahkahalarla kimi zaman, kimi zaman bir damla gözyaşını da konuşuruz aslında… Asla monolog olmaz benim odamda, hep diyolog vardır. Kimi zaman ben dolarım ben konuşurum, danışanlarım beni dinler… Benim o odada ne çok dost edinmişliğim vardır aynı zamanda… Ne çok hayata ortak olup, ne hikayeler bilirim yüreğimde… Bazen hastalıklar, kazalar ve ne yazık ki cenazeler de duyduk ne yazık ki L Ama olsun… Ne çok doğum günü, mezuniyet, düğün gördüm, benim de onlarla birlikte bir çok bebeğim oldu J

Danışanlarım hasta da olduğumu bilir, o akşam sinemaya gideceğimi de, bazen takılırım hafta sonları onlara, özellikle çok gezenlere “Nerelerdesiniz? Karşılaşmayalım sonra yemek yerken derim J …”

Diyetisyen olmak derken bile yüzümde oluşan gülümsenin ne çok nedeni var…

İşinizle ilgili çok hediye almış olabilirsiniz belki ama çoğu insan yaşayamamıştır bazı şeyleri diye düşünüyorum…

Danışanlarımdan birinin üst üste hasta olduğum bir dönemde, “Sizin ki yorgunluk değil, basbaya nazar değiyor” deyip yakama taktığı nazar boncuğunu,

Danışanlarımdan birinin kızının ilk kez benim ofisimde yürümeye başlamasının, bir diğerinin ilk kez “anne” demesinin heyecanı…

Danışanlarımızdan bir tanesinin bizim için sürpriz olarak hazırladığı bana özel kurabiyelerini –şekersiz ve tam buğday unundan merak etmeyin J-,

Gibi bir çok anıyı…

Odamın duvarlarına ve hayatıma sinmiş diğer yaşamları…

Yaşamların kesişme noktasında olmayı…

Nasıl sevmem ki?

İyi ki “diyetisyen”im ben…


İstanbul Diyetisyen uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!