Uzun zamandır bireysel, ailevi, toplumsal, çevresel ve kültürel olarak İslam dinini biz Müslümanlar nasıl algılıyoruz ve nasıl yaşıyoruz buna bakmaya başladım. Dini eğitim (!) verdiğini, iddia eden kreşler, okullar, çok dinibütün yaşadığı iddia edilen aileler vs. bu gibi küçüklü büyüklü topluluklar son zamanlarda dikkat alanıma giriyor. Düşündükçe daha da çıkmazlara çıktığım doğrudur. Hangisinin dini doğru (?) hangisi yanlış (?) ? doğru/yanlış kavramları kullanılabilir mi? Bir anne rahatça dedikodu yapabilirken ve bunu yaparken küçücük dahi vicdan azabı çekmezken kendi çocuğuna namaz kılmadığı ya da tesettüre uymadığı için rahatça kızma hakkına sahip midir? Bu konuda sert olmak gerekli midir? Bir erkek işyerindeki münasebetlerinde o kadar da dikkatli olmazken karısını sırf koca olarak o karar verdiği için çalışmasına kati suretle karşı çıkması dinin hangi tarafıyla açıklanabilir? İslamiyet dendiğinde neden sadece fiziksel ibadetler gelir akla? ‘Hoşgörü’yü Müslüman olan insanlar ne kadar dikkate alır?

Beş yaşındaki bir çocuk farkında olmadan yaptığı bir hata(!) (çocuklar hata yapmazlar, sadece yaşarlar) yüzünden “Allah seni taş edecek”, bak “Allah seni sevmez” ajitasyonuna maruz kalması hangi Allaha, hangi dine ait söylemler olabilir?

Arkadaşıyla yaşadığı bir sorun karşısında çocuğunun duyguları ve altında yatan düşünceleri konuşmak varken bunları çok istikrarlı bir şekilde es geçip, namaz kılan birinin önünden geçen bir çocuğu sanki çok büyük bir hata yapmışçasına her defasında “dur, namaz kılanın önünden geçilmez!” diye celallenen anne baba gerçek bir dini eğitim mi veriyordur?

Sahi, dini eğitim diye bir şey var mıdır? Bizler çocuğumuza dini öğreteceğiz diye çocuğumuzu fiziksel ve zihinsel anlamda işgal, duygusal anlamda ihmal ediyor olabilir miyiz? Din kavramı ile hayatımızın “bağ”ı nerede başlıyor, nerede bitiyor? Gerçekten İslamiyet’le bağ kurabiliyor muyuz? Yoksa otorite sahibi olmak isteyen anne babalar, siyasetçiler, idareciler dini kendilerine mal edip bu amaçları uğrunda harcıyor olabilirler mi?

Sevgili Senai Hocanın “Duygu Odaklı Din Eğitimi” söyleşisine giderken acaba nelerden bahsedilecek, ben de bazı sorularımı kendisiyle istişare edebilir miyim düşünceleriyle doluydum. Başlangıç öyle güzel oldu ki: “Bilginin içine ‘duygu’yu koyduğumuzda ‘ilgi’ olur. İlgi duyduklarımız duygu barındırır.” O halde sadece derslerde anlatılan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ve de evlerde namazını kıldın mı? Sorusundan ileri gidemeyen bir şey ilgi barındırmaz sadece bilgi barındırır. O halde çok küçükten çocuğun ilgisini çekecek şekilde dini bilgiyi vermezsek zaten baştan kaybediyoruz sanırım.

DİN kelimesinin kökü D-Y-N harflerinden gelir ve ‘borç’ demektir. Borçluluk bir ‘bağ kurmak’tır. Borçluluk hayatın temel ilkesidir. Malik-i Yevm(gün) Din(borç). Herkesin her şeyi her an borç aldığı gün ‘bugün’dür. Herkese her şeyi veren biri olmalı. Bu da Malik yani bütün mülkün sahibi Allah’tır. O halde ‘din gününün sahibi’ diye yıllarca bize öğretilen aslında şu anla, bugünle bağ kurmamızı engellemiş. Din günü için ileride bir vakit zaten ve biz o vakte kadar kendimiz takılalım yaa, moduna girmişiz sanki. Bizler olaya aslında şu an, şimdi, her şeyi, her an borç aldığımız bir Malik var şeklinde bakabilirsek galiba dine bakış açısı da değişir biraz. Ötelerde masal gibi anlatılan olaylardan çıkıp şimdimize odaklanır, ona göre yaşamaya çalışırsak; çocuğumuz da bu ana odaklanır, bize odaklanır ve ona bir şey söylemeye bile gerek kalmadan otomatik bir öğrenme gerçekleşir.

İki temel duygu vardır: ‘Hayret ve Minnet’. Hayret, güzellik, görkem karşısındaki duygumuzdur. Minnet; iyilik karşısındaki duygumuzdur. Hayret ve minnet duygusunu uyandıracak soru: Bugün ne aldın? Olayın felsefesine girmeden para ödeyerek ya da ödemeyerek son (mesela) dört saatinde ne aldın? “nefes, gülümseme, anneden bir çay, belediyeden bir metro, metroda bir koltuk, sıcak tutacak kıyafetler, çeşmeden akan su…” bu sorulara verdiğimiz cevaplar bizim hayatın karşısında hayret ve minnetimizi tazeliyor. Kendimizi kendimize yeterli zannedersek hayretimiz de gidiyor.

Şimdi tekrar başa dönüyorum. Bir ebeveyn düşünelim. Her daim hayret ve minnet duygusu içinde. Her daim bütün mülkün sahibinden borç aldığı yani onunla bağ kurduğu idrakinde bir anne baba. Kendisini hiçbir şekilde kendine yeterli görmüyor ve hep yaşadığı müddetçe güzellikleri görüyor ve bunları verene şükrediyor. Hep bağ içinde olan bir insan rahatça dedikodu da yapamayacak, hep güzellik görecek, bu güzelliği kendisine veren acaba benden ne bekliyor diye kafa yoracak ve buna göre yaşamaya başlayacaktır. Böyle yaşantıda olan bir anne babanın çocuğuna şunu yap bunu yap demesine gerek var mıdır? Bence yoktur. Kendi yaşantılarımızla çocuklarımıza örnek olmak her zaman bana daha cazip gelmiştir. Çocuğumda gördüğüm bir farklı davranış varsa önce kendi davranışıma bakarım ve onu düzeltmeye çalışırım. Dini yaşantımda da mülkün sahibi ile her daim bağ içerisinde olduğum bilincini oturtmaya çalışıyorum. Dile kolay otuz seneyi aşkın süredir din adı altında birçok yanlış muameleye kalmış bir bünyem var. Değişim de yavaş olacaktır ama istikrarlı ve gerçek olsun bana yeter.

Not: italik yazılanlar Senai Demircinin eğitiminden alıntılardır.


Ankara Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!