Televizyonlarda, basılı ve yazılı yayın kuruluşlarında başta olmak üzere aslında hayatımızın her anında bizlere dayatılan bir yaşam biçimi var; neyin iyi, neyin kötü, neyin “in” ya da “out” olduğunu söyleyen, eğer bunlar bilinmez ya da uygulanmaz ise insanı girdiği meclislerin dışında ve kötü hissettiren bir yaşantı formu bu. Hiç etrafınıza bu gözle bakmayı denediniz mi? Mağaza vitrinlerindeki indirimleri bu gözle gördünüz mü, televizyondaki ürün reklamlarını görüp de “Aaa, bu da yeni çıkmış, nasıl bir şey, deneyeyim” demeyen kaç kişi kaldınız? İki reklamdan biri şehre yeni inşa edilen, hatta edilmemiş, maketler üzerinden satışı yapılan dev konutlar. Bu dev konutlarda sunulan her biri birbirinin aynı biçimde dizayn edilmiş evler, perdeler, mutfaklar, yemek masaları. Büyük alışveriş merkezlerinde hangi markalar satılıyorsa yalnızca o ürünler satın alınır halde; ya da büyük giyim mağazaları modaya karar veren birkaç saygıdeğer modacının ağzından çıkan sözlerle kreasyonlarını hazırlayıp bir örnek ürünleri fahiş fiyatlarla piyasaya sunuyor.

Gelelim esas konumuza. Durum böyle iken, bütün hafta canla başla hiç de sevmediğimiz işimizde çalışıp kazançlarımızı meşhur kafelerde bir bardak kahveye dünya para istedikleri halde neden hiç düşünmeden veriyoruz, sırf o meşhur markanın ya da moda oldu diye o ürünleri bir örnek olarak giyiyoruz, ninelerimizin yoğurup açtığı erişte hamuruna sırf yabancı dilde isimler verildi diye hiç düşünmeden büyük paralar veriyoruz, neden hep en lüks olanı yiyip içmeye, gösterişli giyinmeye, büyük ve lüks arabalara binmeye, hatta olduğumuzdan daha fazlası gibi görünmeye ihtiyacımız var? Neden sitede, ultra lüks, güvenlikli ama aslında insan ilşkilerinin neredeyse sıfıra indiği binalarda, evlerde yaşamaya ihtiyaç duyuyoruz? En son ne zaman bir ağacın dalından meyve yediniz, anımsıyor musunuz?

Hadi içinize dönün ve bu soruları sorun. Korkmayın, yanlış cevaplar yok, kimse tarafından aşağılanmayacak ve kırılmayacaksınız. Cevaplarınızı da kimse duymayacak. Eğer o çok pahalı kıyafeti satın alıp giymezseniz ve bir başkasının üzerinde görürseniz, kıskanacaksınız. O arabaya binince kendinizi daha havalı hissedeceksiniz. Eğer okuldaki tüm kızlar o meşhur ayakkabı/çizmeyi giyerken siz giymezseniz sizi aralarına almayacaklar. Oysa onlarla birlikte o lüks mekanlara gidip o kulüplerde dönen dj efektli şarkıları dinlemeyi çok istiyorsunuz; aksi durumda özgüvensiz hissedeceksiniz.

İşte asıl meseleye geldik sanıyorum, özgüven eksikliği ve en önemlisi “Elalem ne der?” kaygısı. İnsanlar, hayatımızın o kadar merkez noktasında yer alırlar ki, çoğu zaman hayatımızı yönetemediğimizi fark edemeyiz bile. Kınadıklarıyla, alkışladıklarıyla, yönlendirmeleriyle, beğendikleriyle bizi yöneten ve yönlendiren aslında onlarken bir mağazaya girip neyi neden satın aldığımızı bilmeyiz ama alırız. Çünkü içimizdeki o kendine güvenemeyen ve parmaklıkların arkasında karanlığa terk edilmiş zavallı gerçek benliğimiz, sesini duyurmaktan aciz halde beklemektedir. İçimizdeki o cılız sese kulak vermek, dünyanın en zor işidir çünkü dünya çok kalabalık ve gürültülü bir yer; gerçek kendimizin sesini duymak o kadar zor ki.

Benliğinize bir şans verin ve onu dinleyin.


İstanbul Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!