Aile kavramını ilkokulda “en küçük sosyal yapı” ya da “toplumun en küçük birimi” olarak öğrendik. Bizim kültürel kodlarımızda çok büyük önem atfedilen aile, bu basit tanımın içine sığmayacak kadar karmaşık bileşenlere sahiptir. Aileyi bu denli kutsayan kültürümüz, son yıllarda boşanma sayılarında görülen patlama ile ironik bir tablonun içine düşmüştür.

Bu ironik tabloya salt matematiksel bir perspektiften bakarsak elimizde çözümü olmayan bir paradokstan başka bir şey kalmaz. Bu durumu reel bir bakışla tasavvur etmek, daha bütüncül bir bakışı zorunlu kılmaktadır. Öyleyse şimdi biraz matematikten sıyrılıp, “aile” fenomeninin iç dinamiklerini anlamaya çalışalım.

İnsanlara “neden evleniyorsunuz?” sorusunu yönelttiğimizde şaşırtıcı derecede çok farklı cevaplar almaktayız. “Neslimin devam etmesi için”, “mutlu olmak için”, yalnızlıktan sıkıldığım için”, “hayatımın düzene girmesi için”, “cinsel bir partnerimin olması için”, “yaşlılığımda bakımımı sağlayacak birinin olması için”, “toplumsal kurallar belli bir yaşta evlenmeyi öngördüğü için” bu cevaplardan sadece bir kaçıdır.

Bu soruyu daha can alıcı bir soru takip eder. İnsanlara “evleneceğiniz kişiyi neye göre seçersiniz?” sorusunu yönelttiğimizde yine çok farklı cevaplar karşımıza çıkmaktadır. Evleneceği kişinin güzel olması, becerikli olması, zeki olması, eğitimli olması bir çok insanın ortak beklentisidir. Ancak bazı cevaplar vardır ki üzerinde mutlaka düşünülmesi gereklidir. Burada detayları farklılıklar arz etmekle beraber iki temel yaklaşımdan söz edebiliriz.

Bir grup insan sevdikleri ya da aşık oldukları insanla evlendiklerini söylerler. Peki insan kime ve neden aşık olur? Onlarca yüz arasından neden bir tanesi seçilir ve o yüze aşık olunur. Bu sorunun arka planındaki psikolojik örüntü aşk şiirlerine, sinema filmlerine sığmayacak kadar çok malzeme barındırır ve bir o kadar da karmaşıktır.

Elbetteki aşk gibi çok naif ve çok insani bir duyguya haksızlık yapmak istemem. Ancak bir gerçekliği anlamamız, evliliğin mekanizmasını daha kolay anlayabilmemizi sağlayacaktır.

Birisini çok sevdiğini, ona aşık olduğunu söyleyen birine onun nesini sevdiği sorulduğunda şairane bir yaklaşımla “nesini sevdiğimi bilmiyorum. Bilirsem zaten bu aşk olmaz” cevabını almamız olasıdır. Nitekim asırlardır dillere destan olan Leyla ile Mecnun hikayesinin bir yerinde birisi Mecnun’a sorar. “Aşkıyla yandığın, uğruna çöllere düştüğün Leyla da bu muymuş? Sen bunun için mi bu kadar cefa çektin? Oysa hiç güzel değil.” Mecnun cevap verir: Siz ona bir de Mecnun’un gözüyle bakın…

Mecnun haklıdır. Çünkü herkesin bir Leyla’sı vardır. Herkes hayatı boyunca o Leyla’yı arar. Bu seçimin insanın bilincinde olduğu bir mantık silsilesiyle açıklanamayacağı bilgisi hurafe değildir. Ancak bu eksik bir bilgidir. Her Mecnun bir Leyla arar. Ama her Leyla her Mecnun’un içinde bir yere dokunduğu için onlarca Leyla arasından seçilir. Aynı şekilde her Mecnun da her Leyla’nın içinde bir yere dokunur. O dokunulan yerin bilinmezliğinin yarattığı “büyülü” duruma da “aşk” denir.

Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse, insanın eş ya da partner seçimi o güne kadar biriktiregeldiği psikolojik altyapıyla sanılandan daha fazla ilgilidir.

Şimdi perspektifimizi biraz daha genişletelim. Her insan bir duygusal döngüde yaşar. Basitçe formülize etmek gerekirse; bir uyaran gelir, insanda bir duygu tetikler. İnsan bu duygusunun sonucunda bu etkiye bir tepki verir. Bu tepkinin sonucunda yeni bir uyaran gelir ve yeni bir duygu tetiklenir. İnsanlar bu duygusal döngüyü mentalize edemediklerinde sistem tıkanır ve soluk psikoterapi odasında alınır. Psikoterapide yaptığımız iş aslında tam olarak, kişiye cüruf olarak kabul edilen reel durum yerine hayatını kilitleyen duygusal döngüyü fark etmesini sağlama işidir.

Bir kişinin döngüsü bile bu kadar çok değişkene bağlıyken ve bunu fark etmek kimi zaman yıllar alırken iki kişi bir araya geldiğinde oluşan yeni duygusal döngüyü çözümlemek çok daha kaotik bir iştir.

İki insanın olduğu yerde de bir duygusal döngü vardır. Üçüncü insan sisteme dahil olduğunda az öncekinden farklı yeni bir duygusal döngü oluşur. Bunu salata metaforuyla şöyle açıklayabiliriz. Yedi malzemeli bir salatanın bir tadı, bir kokusu vardır. Cımbızla karalahanaları seçip çıkartırsanız kalan altı malzemenin yeni bir tadı, yeni bir kokusu olur. Geriye kalan altı malzemeli salataya maydanoz eklerseniz oluşan yeni yedi malzemeli salata yeni bir tat ve yeni bir kokuya sahip olur ve az önceki yedi malzemeli salatadan farklı bir tat ve koku olur.

İnsanların duygusal döngüleri de böyle işler. Burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli ayrıntı şudur. Birden fazla insanın birlikteliğinden oluşan duygusal döngü, o kişilerin tek tek duygusal döngüleriyle doğrudan ilgilidir.

İşin bu kısmı keyifli bir bulmaca doldurmaya benzer. Hangi duygusal döngü, hangi duygusal döngüyle bir araya gelirse nasıl bir yeni duygusal döngü oluşur?

Anlaşılır olması açısından abartılı bir örnekle bunu biraz açmaya çalışalım. İki insan düşünelim. Biri dayak atmayı, biri dayak yemeyi seviyor olsun. Bu iki insanın döngüsü birbirini tamamlar ve dairesel bir hareket oluşturur. Sağlıklı değildir fakat işleyebilir bir döngüdür. Bu iki insan yıllarca bir arada yaşayabilir.

Bu abartılı örnekten sonra tezimizi bir de klinik tabloyla açıklamaya çalışalım. Bize eş terapisi için başvuran Bay A. ve Bayan S. çifti bir buçuk yıllık evli olmalarına rağmen cinsel ilişkiye giremiyorlardı. Ancak bize başvuru sebepleri cinsel ilişkiye girememek değildi. Çünkü böyle bir dertleri yoktu. İlerleyen seanslarda derinliğine çalışmaya başladığımızda Bay A’nın kronik erken boşalma sorunu olduğunu, Bayan S’nin ise vajinismus olduğunu gözlemledik. Seans odasına irili ufaklı onlarca sorun getiren bu çiftimiz, cinsel ilişkiye girememeyi bir sorun olarak bile görmüyordu. Evliliğin ilk birkaç gününde ilişkiye girmeyi denemişler, Bayan S. kendini sıkmış, Bay A. “heyecandandır” diye zorlamaya çalışmış, ancak cinsel organlar birbirine temas eder etmez Bay A. boşalmış. Birkaç denemeden sonra bir daha denememeye karar vermişler. Böylece herkes mutlu olduğu için çözüm aramaya gerek yok. Hayatın başka alanlarında sorun çıkmasaydı bu çiftimiz bu sorun için bize belki de hiçbir zaman başvurmayacaktı. Çünkü bu iki insanın tek tek döngüleri bir araya geldiğinde; sağlıksız fakat işleyebilir yeni bir döngü oluşmuştur.

Bu iki insanın cinsellik parametresi bakımından işleyebilir diye nitelendirdiğimiz döngüsü, bir otomobilin bir köprülü kavşaktan bir ana artere ahenkle bağlanması gibidir. Nitekim bir otomobille bir köprülü kavşaktan bir ana artere bağlandığınızda, birden bire solunuzda beliren diğer otomobillerle, sanki kilometrelerdir yan yana seyrediyormuşçasına ahenkli bir katılım sağlarsınız. Bu ahenk varsa yıllarca sorunsuz bir birliktelik sürdürülebilir. Yani o yolda binlerce kilometre yan yana gidilebilir.

Ancak bazen bir mühendislik hatası sonucu köprülü kavşak ana artere ters taraftan bağlanır. Siz ana artere güvenle bağlandığınızı düşünürken koca koca kamyonların üzerinize geldiğini görürsünüz. Ahenkli bir katılımın sağlanamadığı bu durum, iki döngünün işleyebilir yeni bir döngü oluşturamadığını açıkça göstermektedir.

Somut olayda Bay A. sorunsuz iken Bayan S. vajinismus olsaydı birkaç başarısız denemeden sonra Bay A. isyan edecek ve bu sorun için bize başvuracaklardı. Yani döngülerin birbirini tamamlamadığı hatalı bir köprülü kavşak oluşacaktı. Bu köprülü kavşağı yıkıp yeniden yapmak ve ahenkli bir katılım sağlamak dışındaki hiçbir çözüm gerçek bir çözüm değildir. Bu mühendislik hatasını ortadan kaldırıp yeniden yapılandırma işine çift ya da eş terapisi denir.

Şimdi kafaları biraz daha karıştırmak için meselenin diğer boyutuna gelelim. Şu ana kadar birbirini seven ya da birbirine aşık olan iki insanın, duygusal döngülerinin birbirlerini nasıl kilitlediğini irdelemeye çalıştık.

Sevdiği ya da aşık olduğu insanla evlendiğini söyleyenler gibi evleneceği kişinin kendi aile yapısına ve alt kültürüne uygun olmasına dikkat ettiğini söyleyenler de vardır. Başka bir grup ise hem seveyim hem de aileme uygun olsun düşüncesi içerisindedir.

Evlenmek ciddi bir iştir. Bir insanla ömrünün geri kalan kısmını birlikte geçirmeye karar vermek insan hayatında verilebilecek en zor karardır. Hayatın geri kalan kısmı o insanla geçirilecektir. Banyo, tuvalet, yatak, televizyon kumandası ve daha bir çok şey o insanla paylaşılacaktır. Her akşam eve gelindiğinde o insan görülecektir. Dahası iki yıl sonra yenilenecek otomobil, beş yıl sonra kredi çekip alınacak ev, önümüzdeki yıl yapılması düşünülen çocuk ve daha pek çok şey bu insanla planlanacaktır. Bazen anahtar içeride unutulduğu için gece yarısı çilingir çağrılacak; depremler, trafik kazaları, yangınlar birlikte göğüslenecektir. Tüm bunları yapacağınız kişi hayatınız boyunca seçebildiğiniz tek kişidir. Zira annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, dayınızı, amcanızı; hatta çoğu zaman doktorunuzu, öğretmeninizi, komşunuzu da siz seçmezsiniz.

Normal şartlarda bir insan seneye boşanmak üzere evlenmez. Hal böyle olunca bütün ömrün geçirileceği insanı seçerken insan, doğası gereği minimum risk almak ister. Bu minimum risk arayışı onu kendisine benzeyen kimselere yöneltir. Yani matematik diliyle ifade etmek gerekirse maksimum benzerlik eşittir minimum risk. İnsanın bu arayışının görünen ve görünmeyen nedenleri vardır.

Doğu toplumlarında iki insan birbiriyle evlenmez, iki sülale birbiriyle evlenir. Yani yazının başında bahsettiğimiz duygusal döngüleri tek başınıza yaşayamazsınız. Sizin teyzeniz vardır, onun dayısı. Sizin amcanızın oğlu, onun halasının kızı. Sizin düğününüz, onun cenazesi. Sizin kandiliniz, onun bayramı… Dolayısıyla bütün hayatınız boyunca evlendiğiniz kişinin her şeyiyle muhatap olursunuz. Bu durumda evlendiğiniz kişi ne kadar “sizin gibi” ise günün birinde bir krizin patlak verme ihtimali o kadar az görünür. Bu tek başına eksik bir bilgidir. Bize eş terapisi için başvuran çiftler arasında çok sayıda birbiriyle aynı zamanda yakın akraba olan çift vardır. Maksimum benzerlik tek başına bir şeyleri çözseydi, yakın akrabalar arasında gerçekleşen bu evliliklerde her şeyin güllük gülistanlık olması beklenirdi. Demek ki başka bir şey var.

İşte o başka şeye kısaca “birey olmak” diyebiliriz. Bizim kültürel kodlarımızda evlilik öncesi ebeveynlerin “onay”ı, hatta çoğu zaman “izin”i alınır. Bu bizi biz yapan, diğer toplumlardan ayıran hoş bir ritüel olarak da kabul edilebilir. Ancak kişiler “birey” olamadıkları için aldıkları karara bir “ortak” bulmak maksadıyla bu ritüeli gerçekleştirdikleri zaman burada er ya da geç sorun çıkar.

Bize başvuran çiftlerin seans odasına en çok getirdikleri sorun da eşin ailesiyle yaşanan uyum problemleridir. Karşınızda 30 yaşında, 35 yaşında bir insan oturmaktadır. Ama biyolojik yaş kaç olursa olsun zihnen annesinden ayrışamadığı için evlilik ilişkisi başta olmak üzere sağlıklı ikili ilişkiler kuramamaktadır. Yani köprülü kavşak ana artere tersten bağlanmıştır. Karşınızda zihnen ebeveyninden ayrışmış iki “birey” yoksa bu mühendislik hatasının giderilmesi de ne yazık ki işe yaramayacaktır. Burada aynı zamanda bu köprülü kavşağın yapıldığı yerin zemin etüdü de yapılmalıdır.

Yani kişiler tek tek “birey” yapılmadan ve kendi kişisel döngüleri gözden geçirilmeden iki kişinin oluşturduğu duygusal döngünün konuşulması havanda su dövmek gibidir. Yani zemin sağlam değilken köprülü kavşak ne kadar mükemmel olursa olsun iyi bir yapıdan söz edemeyiz. Dolayısıyla gerçek bir eş ve aile terapisinde öncelikle bireylerin ayrı ayrı terapi olmaları çok önemlidir. Yani ortada iki “birey” olmalı ki ikisinin sorunları konuşulabilsin.

“Birey olmak” diye iki kelimeye sığdırmaya çalıştığımız şey ise çoğu insanın sandığı gibi toplumsal normlarla kavga edip aykırı düşmek ve toplumca “deli” vs. gibi sıfatlarla anılmak değildir. Tersine birey olan kişi sağlıklı ikili ilişkiler kuracağı için etrafıyla barışık hale gelir.

Birey olmak geleneksel yapıyla kuru bir inada girişmek değildir. Birey olmak demek ayaklarını realiteye sağlam basıp, sağlıklı ilişkiler kurarak, kimseyle kavga etmeden, herkesi realiteye davet etmek demektir.

Sözgelimi bizde mezhepler arası evlilikler genelde yürümez. Sadece eşlerden birinin Alevi olduğu, birinin Sünni olduğu; ramazan ayında sahur ve iftar saatleri nedeniyle değişen yemek saatleri yüzünden kızılca kıyametin koptuğu en az beş çift hatırlıyorum. Burada hatalı olan ne bu mezhepler, ne bu mezheplerin ritüelleri ne de öteki dışsal faktörlerdir. Hatalı olan iki tarafın tek tek duygusal döngülerinin, yani ilişki kurma master kalıplarının yanlış şekillenmiş olması, yani köprülü kavşağın kurulu olduğu zeminin bozuk olmasıdır.

Biri Alevi, biri Sünni olup ramazan aylarını çok sağlıklı bir şekilde geçiren onlarca çift tanıyorum. Demek ki bu zemin istenirse sağlıklı hale gelebilmektedir. Bütün mesele doğru bir uzmanın, doğru bir ortamda ve doğru bir yöntemle duruma müdahale etmesidir.


İstanbul Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!