Depresyon için “çağımızın hastalığı” tanımlamasını sıklıkla duymaktayız. Dünya Sağlık Örgütü’nün verileri de bu yaklaşımı ne yazık ki doğrulamaktadır. Nitekim Dünya Sağlık Örgütü’nün öngörülerine göre 2020 yılında insanlığı en fazla etkileyecek ikinci hastalığın depresyon olması beklenmektedir. Yalnızca bu veriyle bile insanlığı nasıl bir tehlikenin beklediğini tasavvur etmek hiç de zor değildir.

Depresyon insanlık için böyle bir tehlike arz ederken, gerek bilim çevreleri, gerekse de toplum tarafından yeterince önemsenmemesinin kökenlerinde iki neden yatar. Birincisi depresyon “öldürücü” değildir. Yani depresyon bir kanser ya da bir beyin tümörü değildir. Depresyonun CV’sinde bulaştıktan sonra üç ayda öldürdüğü bir insanın hikayesine pek rastlamayız. Bu yüzden çoğumuz depresyonun kanserin karizmasına sahip olmadığını düşünürüz. Depresyonun yavaş yavaş öldürdüğünü, kişiye bulaşmasıyla ölüm arasında geçen zamanda kişinin yaşam kalitesini kanserden katbekat fazla düşürdüğünü ise unutuveririz.

Burada karşımıza şöyle bir paradoksal durum çıkmaktadır. Depresyon bir kanserle karşılaştırıldığında, bulaştığı bir kişiye daha uzun süre arkadaşlık eder. Sadece bu yüzden bile, kişinin bu sevimsiz arkadaşla yaşayabilme kapasitesinin arttırılması daha zaruri bir durumdur. Depresyonun daha tedavi edilebilir olması ve depresyonların önemli bir kısmının intihar riski taşıdığı için bazen bu sürenin kanserden bile daha kısa olabildiğini saymıyorum bile…

Depresyonun ikinci önemli açmazı ise doğru anlaşılmaması ve doğru yorumlanmamasıdır. Şunu kesin olarak söyleyebiliriz. Depresyon, herhangi bir “kendini kötü hissetme” hali değildir. Yıllar önce televizyonlarda bir şarkıcımızın klibi dönerdi. Hafızam beni yanıltmıyorsa sözleri “depresyondayım, unutuldum…” diye başlar, klipte ise sigarasını adeta yiyecekmiş gibi ciğerlerine dolduran ve çenesini iki avucu arasına alıp kara kara düşünen bir kahraman görürdük. Depresyonu toplum olarak hafızamıza bu görüntülerle kodladık. Oysa gerçek hiç böyle değil. Hatta sanılanın aksine, kişinin kendini var olan reel bir durum karşısında kötü hissetmesi normalliğin bir ölçüsü bile sayılabilir.

Bize bir çok danışanımız, böyle bir reel durum karşısındaki kendini kötü hissetme halini depresyon diye getirmektedir. Kişinin çok sevdiği bir insanın ani ölümü, duygusal yakınlığının olduğu eş ya da sevgiliden ayrılmak, işsiz kalmak, iflas etmek, bir yerden bir yere göç etmek zorunda kalmak gibi pek çok durum insanın ruhsal dengesini bozsa da depresyon değildir. Çünkü yeryüzündeki tüm insanlar, böylesine bir reel durum karşısında kendilerini kötü hissederler. Tekrar söylüyorum. Bu sağlıklı olmanın olmazsa olmaz bir ön koşuludur. Çünkü bu bir kayıp karşısındaki “yas” duygusudur ve sanılanın aksine yas tutmak, bir kayıp karşısında üzülmek olgun insanların işidir. Kişi babasını kaybettiğinde de, kalemini kaybettiğinde de aynı şiddette yas tutuyorsa burada sağlıklı bir yapıdan söz edemeyiz. Yani olgun ve sağlıklı kişiyi, “yas” parametresi bakımından spektrumda bir yere oturtmak gerekirse şöyle bir tanımlama yapabiliriz. Sağlıklı ve olgun kişi, reel bir kayıp karşısında “optimal” bir yas tutar. İşte bu yasla depresyonu birbirinden net olarak ayırmak gerekir.

Depresyonda çoğu zaman reel bir durum ya da bir kayıp yoktur. Kişi kendisi de nedenini bilmeden çökkün bir ruhsal durumun tam da ortasında kendini buluverir. Kişinin hayata karşı ilgisi ve isteği biter. Hayattan sıfır zevk alır. Canı hiçbir şey yapmak istemez. Tıraş olmak, banyo yapmak, tırnaklarını kesmek gibi kişisel bakım bile zulüm haline gelir. Kişisel bakımını bile yapamayacak duruma gelmiş insanın daha neleri yapamadığını düşünmek hiç de zor değildir. Örneğin danışanlarımızdan Bay B. teknoloji ile ilgili bir işte çalışıyordu. İşinin en önemli ayaklarından birisi mail trafiğini yönetmekken bize başvurduğunda mail kutusunda dört bin civarında okunmayı bekleyen mail vardı.
Benzer şekilde kişinin cinsel aktiviteleri bitme noktasına gelir. Bu, kişinin düzenli bir partneri ya da eşi varsa onun da durumdan etkilenmesi anlamına gelir. Kişinin enerjisi bitmiştir. Kendini sürekli olarak yorgun, bitkin ve parmağını kıpırdatamayacakmış gibi hisseder. Kişinin konsantrasyonu ve dikkati bozulur. Dikkatini uzun süre bir şey üzerinde toplayamaz. Kişinin uyku düzeni bozulur. Bu, bazen uykuya dalmakta ve kaliteli uykuyu sürdürmekte zorlanma olarak görülebildiği gibi, aşırı uyumanın ve yataktan kalkmak istememenin de görüldüğü olmaktadır. Benzer şekilde kişinin beslenme alışkanlıklarında da tolere edilemeyecek değişimler görülür. Bu da daha çok iştahsızlık olarak karşımıza çıksa da, iştahta aşırı bir artışın olduğu durumları da görmekteyiz.

Duygu durumundaki bu dalgalanma sonucunda, ölüm ve intihar düşünceleri kişiyi sık sık yoklamaya başlamıştır. Nitekim depresyon hastalarının yaklaşık yüzde 15’inin hastalıklarının bir döneminde intihar teşebbüsünde bulundukları bilinmektedir. Böyle bir duygusal yapının, etrafındaki canlı cansız her şeyle ilişkisinin bozulmaya başlayacağını tahmin etmek hiç de zor değildir. Bu da daha çökkün bir duygu durumu akabinde ise bir kısır döngünün kişinin hayatına hükmetmesi anlamına gelir.
Şunu bir kez daha ısrarla vurgulamak isterim. Yukarıda anlattıklarımız olup biterken çoğu zaman reel bir durum yoktur. Ya da reel durum olmuş bitmiştir fakat kişi duruma optimal üstü bir reaksiyon göstermektedir.

Depresyon, tedavi edilmediğinde kalıcı hale gelebilmekte ve kronikleşebilmektedir. Yazımızın başında depresyonun bir kanser ya da beyin tümörü olmadığını söylemiştik. Şu iki örnek depresyonun nasıl bir “ruhsal tümör” olduğunu ve tedavi edilmediğinde nasıl toplumsal yaşamı bile etkilediğini göstermeye yeter de artar bile.

Depresyondaki onlarca sürücünün yollarda direksiyon salladığını düşünelim mesela. Bu uykusuzluk ve dikkat dağınıklığı demektir. Daha uçlara gidersek depresyon sonucunda alkol ya da madde kullanan sürücülerin trafikte boy göstermesi demek. Şimdi trafik kazalarının ölüm nedenleri listesinde neden ikinci sırada olduğu herhalde anlaşılmıştır.
Benzer şekilde iş dünyasındaki depresyon hastalarının çokluğu iş verimliliğinin azalması, iş barışının bozulması anlamına gelir ki bunun ekonomik zararları akılların almayacağı boyutlardadır.

Depresyon dünyanın her yerinde iki yolla tedavi edilmektedir. Bunlardan birisi ilaç tedavileri, diğeri ise psikoterapidir. Daha bilimsel olanı ise ilaç tedavisi ve psikoterapinin kombine sürdürülmesidir. Bu bir ekip çalışması gerektirir. Ancak bizde psikiyatristler, psikoterapiye inanmazlar, psikoterapi yapanlar ise “bunlar ilaç yazmaktan başka bir şey bilmiyor” diyerek psikiyatristlere saldırırlar. Gerçek bilim insanı bu tür bir kavgaya gerek görmez ve işini düzgün yapmaya çalışır.

Mesele son derece nettir. Dolyısıyla üzerine söylenebilecek şeyler de nettir. Fazla zihin bulandırmaya gerek yoktur.

Depresyon kötü bir hastalıktır. Tedavi edilmezse telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir. Depresyonda beynin biyokimyasal yapısı bozulmuş olabileceğinden ilaç tedavisi, kişi olaylara ve durumlara optimal olmayan reaksiyonlar gösterdiği için kendinde depresif bir duygu durumu yaratmış olabileceğinden psikoterapi gereklidir.

Depresyonda doğru bir tedavi modeli uygulandığında hastaların tedaviye cevap verme oranları çok yüksektir. Ancak yanlış bir müdahale hastalığın ağırlaşmasına bile neden olabilmektedir.


İstanbul Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!