İnsan ne yaparsa kendine yapar

2006 İlkbahar mevsimi, İstanbul. Sağlık sektöründe çalışan nişanlı bir çift ile öğle yemeğinde aynı sofrada bir şeyler yiyoruz. Her ikisi de günün büyük bir kısmını oturarak geçirmelerine karşın, neredeyse günlük almaları gereken enerjiyi sadece öğle yemeğine sıkıştırmış ve bir yere yetişmeleri gerekiyormuş gibi hızlıca tabaklarındakileri süpürüyorlardı. Bir süre sonra dayanamadım ve mesleğim icabı kendilerini uyarma ihtiyacı hissettim. Beslenme ve yaşam şekillerine biraz çekidüzen vermeleri gerektiğini, sağlık adına geleceklerinin pek parlak olmadığını belirttim ve enteresan bir bakış açısı ile karşılaştım: “İleride zaten hastane yemeği gibi yiyeceklerle karşılaşacağız, bari şimdi yiyelim ki ileride yasaklamalar başlayınca pişman olmayayım.” Bu yoruma karşılık ben de şu yanıtı verdim: “Siz böyle besleniyorsunuz diye ileride bazı besinler diyetinizde kısıtlanacak veya yasaklanacak. Tabağınızdaki besinleri ‘asla yemeyin’ demiyorum ki, ancak kararında yiyin. Zararlı besinlerin tüketim miktarına ve sıklığına dikkat edin. Böylelikle hiçbir zaman diyetinizden çıkarmak zorunda kalmayın.”

Benzer bir örnek vermek gerekirse; kimisi sürekli olarak klozete tuvalet kağıdı atar, tıkanma sorunu yaşadığında ise tesisatçı çağırır. Ancak açtırdıktan sonra aynı alışkanlığını sürdürür. Sanki bir kere tıkanıp açtırınca ömür boyu hiç tıkanmayacakmış gibi davranır. Halbuki sorun yaşamadan tedbir alınsa; tuvalete kapaklı bir çöp kovası konulsa, gerekirse yanına da “lütfen tuvalet kağıtlarınızı çöp kovasına atınız” gibilerinden uyarı yazısı konulsa, işler daha kolay yürümez mi?

Vatani görevimi gerçekleştirdiğim Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın revirinde, yöneticilik konusunda üzerine kimseyi tanımadığım bir komutanım vardı: Yüksek lisans konusunda beni en çok destekleyen, eğitim ve öğretim konusunda hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğim Baştabip Tuncer Kırımer. Kulakları çınlasın, halen kendisi ile sıklıkla görüşür ve periyodik olarak tekmilimi veririm. General rütbesinde dahi olsa muayeneye gelen hastalarına, hekimliğin de vermiş olduğu ağırlık ve ciddiyetle öylesine açıklayıcı, inandırıcı, farkındalık sağlayan, ikna ve motive edici sözler söylerdi ki ben bile sağlıkçı olmama rağmen inanılmaz etkilenirdim. Zaten o dakikadan sonra kişi, yeni bir yaşam şekline hazır hale geliyor ve bu durum benim işimi de inanılmaz derecede kolaylaştırıyordu. O nedenle gerçekleri karşınızdakine yekten (yani birden, pat diye) söylemek gerekiyor bazen.

Sigara içen birine doktorunun “ölürsün!” demesi; kişinin ilk başta tebessümde bulunmasına sebep olsa da, odadan çıkınca o sözün ağırlığını mutlaka düşünmesini sağlar. Bir hekimin hastasına söyleyebileceği daha kötü, daha ağır başka hangi söz olabilir ki? Pek çok insan “her canlı ölümü tadacaktır” düşüncesi ile bu acı sonun kaçınılmaz olduğunu bildiği için ölmekten ziyade sürünmekten korkmakta. “Bakana da zor, baktırana da zor” derler. O duruma düşmek de sevdiğiniz bir yakınınızın o hale geldiğini görmek de 2 taraf için de çok zor bir durum gerçekten. Her ne olursa olsun hayat güzeldir ve yaşamaya değer. Kişi yatalak bile olsa can tatlıdır. Ölüm ise çözüm veya kurtuluş değildir. Zaman akıp gidiyor ve hayat bir şekilde devam ediyor. “Ölenle ölünmez” derler: Kişi dualar ve gözyaşlarıyla son yolculuğuna uğurlanır, yedisi ardından kırkı derken bir bakarsınız ki sene-i devriyesi gelir. İlk başlarda her gün mezar başına çiçeklerle gelen ailesi ve akrabaları bile belli bir zaman sonra bayramdan bayrama hatırlar hale gelir. Çocuklara çoktan cici anne veya cici baba bulunur, hatta yeni yeni kardeşler gelip eskilerin pabucu dama atılır. Vay gidenin haline… O nedenle “insan ne yaparsa kendine yapar” sözünün ne kadar doğru olduğu ve üzerinde durup tekrar düşünülmesi gerektiğini vurgulamak istedim.

Örnek olarak; uçak yolculukları öncesinde, olası bir acil durumla ilgili olarak yapılan anonslarda “çocuklu yolcularımızın, çocuklarından önce kendi maskelerini takmaları gerekmektedir” denilir. Tıpkı “önce can, sonra canan” atasözünü destekler gibi. Sonuçta siz varsanız çocuğunuzun varlığı önem taşır; siz öldükten sonra geride kim ölmüş kim kalmış, artık sizin için bir kıymeti yok ki. Elbette çocuğunuz sizin için çok değerli, en nihayetinde sizden bir parça. Ancak anonslar bile bu şekilde ve bu gerçeği de kabul etmek gerekir. Varsayalım ki alkollü araç kullanıyorsunuz, zararı kime? Belki karşı yönden gelen araçtakilerin de canını yakacaksınız, belki de bir şarampole yuvarlanacaksınız. Zararı önce ve daima size dokunur. Ya da sigara içiyorsunuz, zararı kime? Belki çevrenizdekiler de pasif içici konumuna düşüyor, ancak zararı en çok ve sürekli olarak size dokunur. Unutmayın, bu dünyaya bir daha gelmeyeceksiniz. Zararın neresinden dönülse kardır.


Şahsen ofisime asistan aradığım dönemlerde adaylara sorduğum ilk soru; sigara içme alışkanlığının olup olmaması idi. Bana göre iş deneyimi, evinin uzaklığı, esnek çalışma saatlerine uyum sağlayabilmesi, bilgisayar kullanabilmesi gibi kriterlerden daha öncelikli bir konuydu. Her bir sigara için harcanan zamanın üst üste eklendiğinde ciddi bir iş kaybına yol açması vs değildi derdim. “Kendi sağlığına kıymet vermeyen biri, işine de gereken önemi vermez” düşüncesindeydim. Kaldı ki, gerçek anlamda aranan bir uzman olduğumda sigara içen danışanları programa almama gibi bir niyetim bile var. Çünkü biz diyetisyenler, kişinin besin tüketiminde “aman vitamin, mineral kaybı olmasın” diye düşünüp besinleri satın alma, saklama, hazırlama ve pişirme konularında öğütler verirken; o bireyin yaktığı her sigara ile o besin öğelerini ve aynı zamanda kendini öldürmesi havuz problemlerinden farksız bir durum. Umarım bir gün herkes benim gibi düşünür ve hayat çok daha güzel olur.

Katıldığım bir mezuniyet sonrası eğitim kursunda değerli bir endokrinolog, salonda bulunan diyetisyenlere çok güzel bir soru yöneltti. Hatırladığım kadarıyla yazıyorum: 67 yaşında, 177 cm boy uzunluğunda, 83 kg ağırlığında, tip I diyabet ve kalp - damar hastalığı bulunan, günde 1 paket sigara içen, sosyal derecede alkol alışkanlığı olan, haftada 2 gün 30’ar dakika tempolu yürüyüş yapan, …………… isimli ilaçları kullanan, 3 ana, 2 ara öğün ile beslenen, günde 3 kez ….. doz hızlı etkili ve 1 kez ….. doz uzun etkili insülin kullanan ve masa başında oturarak çalışan bir erkeğin kan şeker sonuçları şu şekildedir: …………… (sunulan kan şekeri değerleri oldukça yüksekti). Sizce bu kişi nerede hata yapıyor ve tedavide ilk olarak nereden işe başlamak gerekir?

Salonda bulunan meslektaşlarım birkaç dakika içerisinde birbirinden değerli pek çok olumlu yaklaşımda bulundu. İnsülinlerin saklama koşullarından son kullanım tarihlerine, ölçümlerin alındığı günkü beslenme programından aktivite düzeyine, hatta kullanılan insülin iğnelerinin her seferinde çöpe atılıp atılmamasına kadar pek çok konuda görüşler ve öneriler belirtildi, soruya doğru yanıt arandı. Tüm görüşlerin olumlu bir katkı sağlayacağını ve dikkate alınması gerektiğini vurgulayan profesör, öncelikle herkesi tebrik etti. Ancak sonrasında doğru yanıtı alamadığını belirtti. Herkes şaşırdı ve merakla uzmanın yanıtını bekledi. Çünkü bize göre sorun yaratabilecek her türlü olumsuzluk masaya yatırılmıştı. Halbuki endokrinolog gözüyle bahsi geçen kişinin ilk olarak “sigarayı bırakması” gerekiyordu. Sonuçta vücuttaki tüm damarları ve sinirleri etkileyen şeker hastalığı gibi ciddi bir sağlık probleminden bahsediliyordu. Kan şekerini dengelemeye çalışarak vücutta oluşabilecek tahribatı önlemeyi düşünen diyetisyenler; insülin seçimi, kullanılan dozlar, beslenme durumu ve aktivite düzeyi gibi konulara kanalize olmuşken sigaranın yaratabileceği hasarı göz ardı etmişti. O yüzden eğer sigara içiyorsanız ve henüz vaktiniz varken (!) hemen bırakın. O sizi bırakıp başka kurbanlar bulmadan…


Muğla Diyetisyen uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!