Özellikle büyük şehirlerde yaşayan 40 yaş civarı ve üstündeki kadınlar için “ Mamografi Taraması'' artık tanıdık bir kavram. Değişik nedenlerle yıllık mamografi taramasını rutine sokamayan kadınlar, aslında sağlıklarıyla ilgili üstlerine düşen bir “görevi” yerine getirmediklerinin bilincinde olsalar gerek. Peki, ya yılda bir tarama yaptıranlar, kendilerini ne kadar güvende hissediyorlar? Göründüğü kadarıyla tamamen…Oysa, yanılıyorlar!

Üniversitede 3 yıllık bir çalışmamızın sonuçları, Türkiye'de mamografi uygulamalarının genel olarak kalitesiz olduğunu ortaya çıkardı. Bu kalitesizliğin birden fazla nedeni var ancak genelde sanıldığının aksine, asıl neden ülkemizdeki mamografi cihazlarının eski olması değil… Aksine, kullanımdaki bütün cihazlar yeterince yeni, teknik donanım olarak yeterli ve kaliteli.

(1) Kalite eksikliğinin asıl nedeni, bu cihazların verimli ve etkin kullanılamıyor olması… Bunun da nedenleri arasında ilk sıralarda eğitim ve bilgi eksikliği, maliyet kısıtlaması gayreti ve umursamazlık geliyor. Hastane idarecileri, sarf malzemelerinin alımında, mevcut ihale kanunlarını gerekçe göstererek “cihaza uygunluk” yerine “en ucuz olma” şartını gözetiyor. Bu durum devlet hastanelerine özgü değil; üniversiteler, özel hastaneler ve özel laboratuarlarda da genel ilke “kaliteli” değil, “en az maliyetli” iş üretmek. Devletin bütçe uygulama talimatına (BUT) göre tetkik ücretleri gerçek maliyeti karşılamaktan o kadar uzak ki Sosyal Güvenlik Kurumu ile çalışmak zorunda olan bütün kurumlar için tek çare maliyeti minimuma indirmek olarak görünüyor. Bunun yollarından biri en az süre içinde en çok hastaya bakmak. Araştırmamızın bulguları, mamografi bölümlerinden %26'sında hasta yoğunluğunun, %21'inde ışık, gürültü ve aşırı sıcaklık gibi ortam koşullarının radyologların değerlendirmesini olumsuz yönde etkilediğini gösterdi ancak olumsuz koşullara geliştirilen tolerans ve çaresizlik de dikkate alınacak olursa çok daha yüksek oranlar beklenebilir.. Araştırmamızın bulguları, kalite sağlamak için her gün yapılması gereken testlerin mamografi cihazlarının yalnız %7'sinde mümkün olabildiğini gösteriyor ve bu oran özel merkezler bazında daha da düşük.. Merkezlerin %20'sinde mamografi cihazlarının periodik (6 aylık ve yıllık) servis bakımları yapılmıyor çünkü bunun için gereken bakım anlaşmalarından tasarruf sağlanmaya çalışılıyor. Diğer yandan, radyologların %70'i kendi değerlendirdikleri mamografilerin kalitesinin “çok iyi ya da iyi”, %21'i ise “orta derecede iyi” olduğunu düşünüyor. Bu bulgular şu anlama geliyor: Radyologların en az %70'i görüntü kalitesini doğru değerlendirmeyi bilmiyor.

Görüntü kalitesi mamografide HAYATİ derecede önemli çünkü radyolog göremediği meme kanserini rapor edemez! Riskin farkında olan radyologlar, “olası bir kanseri atlamaktansa” gördüğü pek çok şeyi “şüpheli” şeklinde rapor ediyor. Böylece, aslında önemli hiçbir şeyi olmayan kadınlar gereksiz başka tetkiklere ve biyopsilere yönlendiriliyor. Radyolog açısından, “kanseri atlama riskini” göze almayarak hastayı biyopsi için cerraha yönlendirmek, mamografinin kalitesini arttırmaya çalışmaktan çok daha kolay.

(2) Mamografik kalite, “görüntü kalitesinden” ibaret sanılmamalı… Değerlendirme kalitesi de en az görüntü kalitesi kadar önemli..! Değerlendirme kalitesini belirleyen unsurlar ise ‘bilgi' ve ‘deneyim' in yanı sıra titizlik, merak, dikkat ve özen gibi son derece şahsi karakter özellikleridir. Toplumda maalesef hekimler arasında da yaygın olan kanının aksine mamografik inceleme, cihazın hüneri değildir; mamografik inceleme ve değerlendirme bir doktorluk sanatıdır. Bir ressamı ‘iyi ressam', bir ahçıyı ‘iyi ahçı', bir cerrahı ‘iyi cerrah' yapan unsurlar olduğu gibi bir radyoloğu da ‘iyi radyolog' yapan unsurlar vardır. Bu unsurlar, ‘okunularak edinilen bilgiden' daha çok ‘yaşayarak, araştırarak, deneyerek, ölçerek, çözümleyerek ve geliştirerek ' edinilen bilgi ve deneyimdir ki yukarıda sayılan karakter özellikleri ile bağlantılıdır. Radyoloji uzmanı olmak, Tıp Fakültesinden sonra en az 4 yıllık bir uzmanlık eğitimi gerektiriyor, yani cerrah ya da dahiliyeci olmak için gereken süreden farklı değil. Bu süre sonrasında bazı radyologlar bir alt dalda daha uzmanlaşmayı seçebiliyorlar. Dahiliyenin kardiyoloji, nefroloji, endokrinoloji alt dalları gibi Radyolojinin de alt dalları var; meme radyolojisi, nöroradyoloji, pediatrik radyoloji ve abdomen radyolojisi gibi. Türkiye'de kendi seçimleri ve fazladan gayretleri ile meme radyoloğu olan, hepsi de üniversitelerde görevli 10 civarında radyolog var ancak Sağlık Bakanlığı, “meme radyolojisini” resmen bir alt dal olarak tasdik etmiyor. Bu da ülkenin ihtiyacına yeterli hızda meme radyoloğu yetişmesinin önünde bir engel olarak duruyor. Ülkemizde hemen bütün özel hastanelerde ve devlet hastanelerinde mamografi değerlendirmeleri, meme radyolojisinde özelleşmemiş ‘genel radyologlar' tarafından yapılıyor.

(3) Değerlendirmenin kalitesini etkileyen diğer bir unsur da hastanın radyoloğa nasıl yönlendirildirildiği. Mamografi yaptıranlarınız için alışıldık hikaye söyledir: Hasta, memesindeki bir şikayet nedeniyle ya da yıllık meme kanseri taraması amacıyla Genel Cerrahi ya da Kadın Doğum uzmanına gider. Doktor hastayı dinler, bazen meme muayenesi yaptıktan sonra bazen de muayene etmeden şöyle der: ‘siz gidin, bir mamografi ve meme ultrasonu çektirip gelin'.

Hastanın algısı şöyle gelişir: 1. Tanıyı bu kişi koyacak! O benim tek doktorum. 2. ‘Bir mamografi ve meme ultrasonu' dedi, demek ki bir özelliği yok. Nerede yaptırsam daha kolay ve ucuz olur acaba?' Hasta, yaptıracağı tetkikin özelliğinin farkında olmayarak kolay, ucuz (mümkünse hiç ücret ödemeyeceği) bir merkez arar. Seçtiği merkezde radyoloji doktoruyla genellikle hiç karşılaşmaz, karşılaşsa da karşılaştığını bilmez; radyoloğun kendisiyle ilgili rolünden ve hatta doktor olduğundan da habersiz şekilde, genellikle yalnız sekreter ve teknisyenle muhatap olarak raporunu alır ve okumaya bile gerek hissetmeden ‘”doktoruna” gider; ne de olsa “tanıyı o koyacaktır” (!). 3. Eğer inceleme sonrasında radyoloğa memesiyle ilgili soru sorarsa, radyoloğun yanıtı şöyle olur: ‘Raporunuzu alın, doktorunuza gidin, o size anlatacak”.

Radyolog, kendisine hasta gönderen hekime ”iyi hizmet ettiğini” düşünmektedir; büyük olasılıkla, tanıyı koyması gerekenin kendisi olduğunun ve hastaya verdiği mesajın farkında değildir. Oysa, hastanın algılamasında radyolog şunu diyordur: “Ben doktor değilim ve memenizde ne olduğunu bilemem. Tanınızı, sizi bana gönderen doktorunuz koyacak”. Bu yargı, isteği yapan (Genel cerrah ya da Kadın Doğum uzmanı) doktor tarafından da paylaşılır çünkü radyoloğun raporu genellikle muğlak, kapalı, aşırı temkinlidir; kesin bir sonuç, yorum ve doğal olarak (!), bir öneri içermemektedir. Bu raporla hasta, isteği yapan doktorun ofisine gelir. Kadın Doğum uzmanı açısından, bu belirsiz ve önerisiz rapor, sorumluluğu genel cerraha devretmeyi gerektirir; genel cerrah açısından ise genellikle BİYOPSİYİ…

Ya biyopsi yöntemi? Türkiye'de genel cerrahların %99'u için TEK BİYOPSİ YÖNTEMİ CERRAHİ BİYOPSİDİR..

Bu senaryo ile Türkiye'de her gün binlerce kadına, büyük olasılıkla gereksiz meme biyopsileri yapılıyor. Diğer binlerce kadın ise memelerinde kanser taşıdıklarından habersiz, mamografi taramalarını düzenli yaptırıyor olmanın huzuruyla yatıp kalkıyor. Elbet bir gün geliyor ve memelerindeki kanser bulunuyor ama o artık erken evrede değil. Yani ne yaşam süreleri ne de yaşam kaliteleri korunabiliyor. Sağlıklarına titizlenen o kadınlar sorumlunun KADER olduğunu düşünüyorlar..!

Peki Amerikalı, Avrupalı kadınlar ne durumda? Onlar, sağlık hizmetlerinde kaliteyi ALIYORLAR ÇÜNKÜ TALEP EDİYORLAR! Talep ediyorlar çünkü her iki memeleri de yerinde olarak uzun bir ömür yaşamayı önemsiyorlar. Mamografilerini yaptıracakları radyoloğu dikkatle seçiyorlar ve tanılarını radyolog doktorları ile tartışıyorlar. Oralarda, meme biyopsilerinin %99'u cerrahi yerine radyolojik olarak, yani radyolog tarafından yapılıyor.


Ankara Radyolog uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!