MODERN TIBBIN YANILGISI

Henüz tıp fakültesinde öğrenci iken boş zamanlarımızda acil servise gider, hemen her seferinde de, trafik kazaları ya da kalp krizlerinin yanı sıra, çok şiddetli ağrılar çektiğini söyleyerek kendini yerden yere atan veya kitlenmiş dişlerinin arasından abartılı hırıltılar çıkaran ve arada bir belli etmeden etrafın tepkisini ölçen baygın hastalara rastlardık.

Akrabaları telaş içinde hastalarının geceden beri en az üç dört kere daha böyle nöbetler geçirdiğini söylerek, gördükleri her beyaz önlüklüyü durumun aciliyeti konusunda ikna etmeye çalışırlardı. Bizler henüz tedavi etme sorumluluğunu taşımadığımız için izlemekle yetinirdik. Aramızdan biri mutlaka muzipçe gülümseyerek işaret parmağını kafasına götürür, hastanın sorununun aklından olduğuna dikkat çekerdi. Bu sinyal aramızda, o kişinin gerçekten hasta olmadığı anlamına gelirdi. Hastaya çoğu kez sakinleştirici bir iğne yapılır ve evine gönderilirdi.

Gürültü ve patırtı kısa sürede manzaranın ilginçliğini bastırdığından, bizler bir süre sonra sıkılır, yavaşça acilden dışarı süzülüp kendimizi bahçenin özgürlüğüne bırakırdık. Bu insanlar gerçekten hasta mıydı? Kendini yerden yere atmak veya bayılma numarası yapmak kendi başına bir hastalık olabilir miydi? Eğer öyleyse onları böyle davranmaya iten şey neydi? Üstelik bu hastaların çoğuna sık sık, migren, sedef, mide-barsak hastalıkları ya da astım gibi kronik hastalıklarla başvurdukları polikliniklerde de rastlıyorduk. Çoğu kez tedaviye yanıt vermiyorlardı. Bu hastalıklar genelde ‘psikosomatik hastalık' başlığı altında toplanıyordu ki, Türkçesi, ‘ruhsal kökenli bedensel hastalık' demekti.

İlginçtir ki, insanların sosyal ve ekonomik nedenlerle ruhsal sıkıntılar yaşayabilecekleri, ruhsal sıkıntıların ise bedensel hastalıkları yaratabileceği gerçeği, en sıradan insanların bile bildiği bir şey olmasına karşın, tıp eğitimimizin bu konuda, isim koyma dışında ne kapsamlı bilimsel bir açıklaması ve ne de işe yarar bir tedavi önermesi vardı.

Günümüzde, sosyal ve ruhsal faktörlerle bedensel hastalıklar arasındaki ilişki konusunda moleküler düzeyde kanıtlarına sahip olmamıza rağmen, tıbbi eğitim ve uygulamalar benim öğrencilik yıllarımdan pek farklı değil ne yazık ki! Bugün artık, kalpten migrene, kolitten kansere, hastalıkların yaklaşık %85'inin ruhsal kökenleri olduğunu biliyoruz.

Oysa uygulanan tıbbi tedaviler hemen her zaman sadece bedensel yakınmaları ortadan kaldırmayı hedefliyor.

Bu yaklaşım insanı, bozuk bir araba gibi ele almak adeta. Bu örneği açalım, çünkü büyük benzerlikler taşıyor. Kötü bir sürücü arabasını sağa sola çarpar, bakımını yapmaz, verimsiz kullanır ve bir sürü sorun çıkınca da götürür tamirciye bırakır. Tamirci de arabanın bozulan yerlerini tamir eder, boyar, gerekiyorsa yama yapar, değiştirilmesi gereken parçaları değiştirir. Yaptıkları aynen bizim ilaç tedavilerimizi, by-pass ve organ nakli ameliyatlarımızı andırır. Sonra tamirci, tamir olmuş aracı şoföre teslim eder. Kısa bir süre sonra araba tamirciye geri döner. Çünkü arabayı kullanan şoför değişmemiştir.

Bizim modern tıp yöntemimizde de şoför, yani bedeni kullanan akıl ve ruh üzerinde durulmaksızın bedensel tedaviler yapılır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun yapısı, kişinin ekonomik durumunun sağlığı üzerindeki etkileri konu edilmez. Sürekli stres, depresyon, kaygı içindeki insan ruhu ise, hem bu olumsuz duyguların direkt etkisi, hem de sıkıntılarla başa çıkmak için başvurduğu sigara, alkol, uyuşturucu ve aşırı yeme gibi davranışlar sonucu bedeni yeniden ve yeniden hastalandırır.

Şimdi bu tabloya günlük hayattan bir örnek vermek için, gerçek mesleği de şoförlük olan Hasan Bey'e bir bakalım. Hasan Bey, bir başkasının aracında taksi şoförlüğü yaparak hayatını kazanan 45 yaşında, ince uzun boylu, kır saçlı, efendi bir adam. İstanbul trafiğinin akıl almaz karmaşasının yarattığı yorgunluğun yanı sıra, taksi şoförlerinin sık sık gasp edilerek öldürülmeleri nedeniyle can güvenliği korkusu taşıyor. Müşterinin ve gelirin az olduğu günlerde patronunun azarlarına göğüs geriyor. İş güvencesi yok. Her an işini kaybedebilir.

Aldığı para sınırlı olduğundan çoğu ay ev kirasını ödemek bile güç oluyor. Çocuklarından biri okuyor diğeri ise eve katkıda bulunmak için liseden ayrılıp asgari ücretle bir tekstil atölyesinde çalışmaya başlamış. Eşi, zemin kattaki evlerinin aşırı nemi nedeniyle sürekli diz ağrıları çekmekte. Tüm bunlar Hasan Bey için stres kaynağı. Sürekli stres, Hasan Bey'in beyninden ve bedeninden, bazı hormon ve maddelerin salgılanmasına yol açmakta. Bu maddeler onun sağlığına ciddi biçimde zarar veren türden.

En sık yakınmaları, çabuk yorulma, nefes darlığı, uykusuzluk ve göğüs bölgesindeki ağrılar. Beş yıl kadar önce gittiği bir doktor ona kalp hastalığı olduğunu söylemiş. Hasan Bey'in stressiz bir yaşam sürmesi, yediğine içtiğine dikkat etmesi gerekiyor. Ara sıra taksi durağında okuduğu gazetelerin sağlık köşelerinde ısrarla vurgulanan sağlıklı beslenme için gerekli bol taze meyve ve sebze, yağsız beyaz et, balık ve antioksidan vitaminleri alacak maddi imkânı yok. Beslenmesi, ucuz olması nedeniyle ağırlıklı olarak, ekmek ve makarna gibi unlu gıdalara dayanıyor. Evdeki yemekler, zeytinyağı yerine en ucuz margarinle pişiyor.

Hasan Bey'in dünyasındaki tek eğlence, gün boyu peş peşe tüttürdüğü sigarası. Son zamanlarda her sigaradan sonra kendisini daha da rahatsız hissetmesine rağmen, bu alışkanlığından kopamıyor. Onun dünyası, nikotinin beyninde salgılattığı hazzın molekülü dopamin olmaksızın çok keyifsiz ve karanlık.

Göğsündeki ağrının bir öğle vakti iyice şiddetlenmesi üzerine Hasan Bey, duraktaki arkadaşları tarafından hastaneye götürülüyor. Sonra? Hasan Bey'e daha sonra ne olduğunu ben de bilmiyorum. Çeşitli olasılıklar var:

Hasan Bey hastaneye götürülürken yolda ölmüş olabilir. Eğer Hasan Bey yaşadıysa, sigortalı idiyse ve hastanede yeterli ilgi görebildiyse, kalp damarları incelenmiş ve büyük olasılıkla tıkanıklıklar bulunduğu için ona kalp damarlarının değiştirilmesi tavsiye edilmiştir. Bacağından alınan damarlar by-pass adı verilen ameliyatla kalbindeki tıkanmış damarların yerine takılmıştır. Ameliyattan sonra eğer eski patronu yeterince insaflı ise ve Hasan Bey'in de direksiyon sallayacak gücü varsa, başka bir kazanç kaynağı olmadığı için, eski işine dönecektir.

Eski işine dönme şansının olmadığı koşulları düşünmek bile çok zor. Eğer işine geri dönebilirse, bu kez onu hasta eden koşullar, Hasan Bey'in bacaklarından alınıp kalbine takılan yeni damarlara ‘'hoş geldin'' demekte gecikmeyeceklerdir. Ne yazık ki, aynen sökülüp atılan asıl damarlar gibi, yeni damarların da gücü sınırlıdır ve aynı koşullar sürdüğü sürece, bir süre sonra kan akımına geçit vermeyecek hale gelmemeleri için hiçbir neden yoktur. Hasan Bey sigarayı bırakmıştır büyük olasılıkla ama, yoksulluk ve işin stresi onu bırakmamakta kararlıdır.

Ne sıkıcı bir hikâye değil mi? Hasan Bey'in hiç de romantik ve heyecanlı olmayan bu tatsız öyküsünü anlatmamın iki nedeni var. Bunlardan ilki, sosyal ve ekonomik koşulların ruh ve beden sağlığımızı nasıl etkilediğini ve bu etki sonucu yerleşen bazı davranış biçimlerinin yine ruhu ve bedeni katmerli bir biçimde nasıl hasta edebildiğini göstermek. Sosyal ve ekonomik koşulları dikkate almadan yapılan parça başı tamirin çoğu kez uzun vadede işe yaramayacağı açık.

İkincisi ise, Hasan Bey'in öyküsünün günümüzde, şu veya bu biçimde hepimizin öyküsü olması. Toplumumuzun çok büyük bir kısmı, Hasan Bey'inkine benzer ya da ondan çok daha kötü koşullarda sürdürüyor yaşamlarını. Ekonomik zorluklardan çevre kirliliğine, işsizlikten yanı başımızda süre giden savaşa kadar ne çok şey var bizi hasta edebilecek. Bu bizim öykümüz. O nedenle, ister hasta ister doktor olalım, hepimiz bu öyküyü bilmek zorundayız. Bilelim ki, öykünün sonu farklı olsun. İnsanca olsun ve yaralarımız sarılsın, hastalarımız iyileşsin.


İstanbul Akupuntur Uzmanı uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!