Beyin bilimlerinin tartışmasız önderliği elinde tuttuğu popüler bir bilgi dünyasının içinde yaşıyoruz. Son yılların en fazla harcama yapılan ve en hızlı gelişen alanı şüphesiz “sinirbilimleri” yahut “nörobilim” olarak bilinen alan. İnsan davranışlarına yönelik en önemli bilgi kaynağımız olan beyin bilimleri, binlerce yıldır davranışlarımızı yönlendiren biyolojik kodları çözmeye bizi çok yaklaştırmış gibi görünüyor. Sadece bilim insanları bu konuda gittikçe daha büyük bir iştah ve merakla çalışmalarını derinleştirmekle kalmıyor, yeni şeyler öğrenmeye meraklı ve profesyonel olarak bilimle uğraşmayan bir çok insan da daha fazla öğrenmek için gün geçtikçe daha talepkar oluyor.

Her devirde olduğu gibi bilimsel bilginin tüm dertlerimize çare olacağı beklentisi hala çok büyük. Fakat bilimin kırılgan ve yanılabilir bir faaliyet alanı olduğunu sıklıkla unutuyoruz. Özellikle karşımızda insan beyni ve davranışları gibi esaslı bir sorun varken, bilimin sorun çözme yöntemleri çok hızlı ilerlememize izin vermiyor. Bulduğumuz cevaplar binlerce yeni soru üretiyor ve her adımda karşımızdaki gizemin karmaşıklığı karşısında gittikçe daha da fazla hayret ediyoruz. En azından bu alanda aktif olarak çalışan bilim insanlarının hissiyatı genelde bu yönde.

Tabii her zaman olduğu gibi madalyonun bir de diğer yüzü var. Sinirbilim alanında üretilen bilgiler günlük yaşantımızdan eğitimimize, sosyal ilişkilerimizden kişisel başarımıza kadar bir çok alanda yeni fikirler üretmemize imkan verirken, bilimsel bilgi ve diplomaların amacı dışında kullanılması da her zaman olduğu gibi gündemimizde. Günümüzde sadece bilgi üretenlerin değil, şarlatan ve dolandırıcıların da en fazla başvurduğu bilgi, şüphesiz beyin bilimleri alanından geliyor.

İçinde yaşadığımız dönem bazıları tarafından “nöromanya” dönemi olarak da adlandırılıyor. Zira bu gün hangi konuyu ele alsanız, başına “nöro” ekletilerek türetilen yeni bir versiyonuna rastlayabiliyorsunuz. Nöroekonomi, nöropazarlama, nöroeğitim, nörohukuk, nöroergonomi, nöromimari, nöroestetik ve daha niceleri adeta her gün pıtırak gibi çoğalmakta. Bunların bir kısmı önemli ve derinlikli araştırmaların yürütüldüğü bilim alanlarına dönüşse de diğerleri sadece havalı ve altı boş birer terime dönüşüyor. Bunun en büyük sakıncası ise “nöro-sömürücülere” yani kulaktan dolma ve konuyla uzaktan ilgili insanların gözünü boyamaya uygun bölük-pörçük bilgilerle çıkar sağlamaya çalışan fırsatçılara uygun bir çatı sağlaması.

Nöro-sömürücülerin çeşitleri

Kişisel gelişimcilerden yaşam danışmanlarına, koçlardan kişisel yahut kurumsal danışmanlara kadar tahsil geçmişi çeşitli bir çok insanın “Beyin ve…” diye başlayan başlıklar altında eğitimler, uygulamalar, konuşmalar ve danışma programları düzenlediğini görmeye başladık. Özellikle gençlerimizi bilimsel bilginin üretimi ve kapsamı hakkında maalesef oldukça zayıf bir kültürle yetiştirdiğimiz ülkemizde, bu tip kötüye kullanımlara çok uygun bir zihinsel ortam da mevcut.

Nöro-şifacılar!

Bırakınız biyoloji yahut tıp eğitimini, yaşam bilimlerinin herhangi bir alanında eğitim almamış bir çok insan günümüzde “beyin” ve sinirbilimlerine ait kavramları-bilgileri kullanarak insanların yaşamlarını iyileştirebilecek uygulamalar sattıklarını iddia edebiliyorlar.

Adına yaşam koçluğu, nöro-danışmanlık, mentorluk ve benzeri havalı isimler konarak piyasada arz-ı endam eden insanların sayısını takip etmek mümkün değil.

Ben aslen bir biyolog olmama hayatımın neredeyse tamamını sinirbilimleri üzerine farklı alanda araştırma ve eğitimlerle geçirmeme rağmen hala kendimi bir çırak olarak kabul ediyorum. İnsanların televizyonlarda ve halka açık eğitimlerde anlaşılır bir “hoca” olarak dinledikleri bir insandan “şifa” bulabileceklerini düşünmelerinden üzüntü duyuyorum.

Eğer bu inancı kullanacak suistimal edecek olursanız, gayet büyük paralar kazanmanız işten bile değildir. Ne yazık ki ülkemizde bu tip uygulama ve iddiaları denetlemek, takip etmek ve önlemek konusundaki yasal önlemler çok yavaş ve geriden geliyor. Bu sırada da kötü niyetli ve insan sağlığını ticaret konusu yapan bir çok fırsatçıya çok cazip bir ortam sunulmuş oluyor.

Biofeedback ve neurofeedback’in başına gelenler

Aletli beyin eğitim teknolojileri 1980’lerden beri özellikle ABD kaynaklı araştırma gruplarının çalışmaları sonucunda tüm dünyada kullanılmakta. Bir çok farklı tipi ve yaklaşım tarzı olan çeşitli yöntemlerle, bedenden kaydedilen biyolojik sinyaller, çeşitli bozuklukları düzeltmek ve performansı artırmak amacıyla sıklıkla kullanılıyor. Temelde bedenden alınan sinyallerin görselleştirilerek çeşitli biçimlerde verilerin alındığı kişiye geri verilmesi ve bu sayede kişinin “aynaya bakar gibi” kendi fizyolojik parametrelerinde çeşitli düzelmeler sağlaması amacını güden yöntemlere “biofeedback” yahut “biyolojik geri-bildirim” diyoruz.

Mesela normalde aletsiz olarak duyamadığımız kalp ritmimizi yahut bu ritimdeki değişiklikleri (HRV) kişiye görsel olarak geri-bildirerek, insanların stres düzeylerini azaltmayı amaçlayan terapiler, böyle biyolojik geri-bildirim yöntemlerinden birisi. Eğer kişiye gösterdiğiniz ve düzeltmek üzere baz aldığınız değişiklikler beyin dalgaları ise, bu yöntem bu kez “nörofeedback” yahut “sinirsel geri-bildirim” olarak adlandırılıyor

Beyindeki elektriksel faaliyetleri kafa derisi üzerinden yazdırmayı mümkün kılan elektro-ensefalo-grafi (EEG) tekniği yirminci yüzyılın başlarında keşfedilmiş çok eski bir tekniktir. Bu teknikle kayıt cihazlarınız ne kadar iyi olursa olsun, beyinden alınan elektriksel sinyaller tek başına çok fazla bir bilgi vermez. Bu nedenle özellikle kişisel bilgisayarların yaygınlaşmaya başladığı 1980’li yıllardan itibaren, bu karmaşık sinyalleri analiz edebilecek yeni yazılım ve analiz teknolojilerinin gelişmesiyle, EEG kayıtlarından elde edebileceğimiz bilgi inanılmaz ölçüde arttı.

. Bu yöntemler sayesinde, kişilerin çeşitli zihinsel durumları, depresyon, endişe, takıntılar, dikkat ve yoğunlaşma gibi bir çok farklı duruma dair belirleyici ve ayırt edici ipuçları elde edebiliyoruz. Bu analiz sonuçlarını çeşitli biçimlerde görselleştirdiğimizde ve kişinin kendisine uygun bir yazılımla gösterdiğimizde ise, özellikle zihinsel performansı azaltan bir çok durumu tekrarlayan seanslar boyunca değişik oranlarda iyileştirmek ve zihinsel keskinliği artırmak mümkün oluyor.

ABD’de NASA astronot eğitim programından askerlerin yetiştirilmesine kadar bir çok alanda sinirsel geri-bildirim yıllardır standart eğitimin bir parçası olarak kullanılıyor. Dünyada da bir çok alanda, özellikle spor performansını artırmak, dikkat eksikliği ve depresyon gibi konularda yıllardır başarıyla uygulanıyor.

Fakat her işe yarar teknikte olduğu gibi maalesef bu incelikli yöntemlerin de kötüye kullanımından kar elde etmeye çalışanlar, en başından beri mevcut. Ülkemize 90’lı yıllarda giriş yapan sinirsel geri-bildirim uygulamaları maalesef çoğu kez ehil olmayan ellerde merdiven altı bir umut tacirliğine araç olarak kullanılmaya başlandı. Özellikle bu tip denetimsiz uygulamalar nedeniyle çeşitli sağlık meslek birliklerinin tepkisi gecikmedi ve oldukça işe yarar ve potansiyeli yüksek bir yardımcı tedavi tekniği olabilecek sinirsel geri-bildirim, maalesef hızla kötü bir şöhrete sahip oldu. Son yıllarda bu alanda yayınlanan akademik çalışmalardaki hızlı artış, konuyu tekrar araştırmacıların ve sağlık alanında çalışanların dikkatine sokmakta gecikmedi. Fakat yine maalesef, her zamanki gibi bu eğilimden de kar elde etmek isteyen uyanıklar etrafta bitmeye başladı.

Sinirsel geri-bildirim gibi yöntemler, bir çok rahatsızlıkta ve zihinsel performans sorunlarında oldukça faydalı olmasına rağmen, her derde deva mucize tedaviler değildir. Özellikle tanılı ve tedavi protokolleri belli durumlarda en fazla destekleyici olarak kullanılabilir. Kaldı ki sinirsel geri-bildirim gibi bir yöntemi uygulayabilmek ciddi teorik altyapı ve deneyim gerektirir. Yöntemin uygulanması sırasında her danışanın yahut hastanın benzersiz özellikleri göz önüne alınıp, uygulamalar sırasında kişilerin sürekli izlenmesi ve tedavi protokollerinin kişiye göre sürekli ayarlanması en önemli gerekliliktir. Nasıl ki her ilaç her hastaya iyi gelmezse, standart bir beyin eğitim prosedürü de ancak çok sınırlı sayıda insanda işe yarayabilir. Hatta birçok durumda, eğer kişiye has (psikoz, anksiyete vb) olası özel durumlar göz önüne alınmazsa, sinirsel geri-bildirim faydadan çok zarar bile verebilir.

Konuyu biraz daha açalım;

Neurofeedback 1950'lerin sonlarında ve 60'lı yılların başında Chicago Üniversitesi'nde Dr Joe Kamiya ve UCLA'da Dr. Barry Sterman'ın çalışmaları ile başladı.

Kamiya bilinç üzerine çalışıyordu ve basit bir ödül sistemi kullanarak insanların beyin aktivitelerini değiştirmeyi öğrenebileceğini keşfetti. Bu ilk EEG neurofeedback eğitimi oldu.

Benzer çizgiler boyunca Dr. Sterman, kedilerin duyusal motor ritmini (SMR) artırabileceklerini görmek için bir deney yaptı. Basit bir BİLGİSAYARLA her zaman doğru bir şekilde aldıkları bir gıda pelletini verdiler ve hızlı bir şekilde tedavi için beyin dalgalarını kontrol etmeyi öğrendi kediler.

Birkaç yıl sonra NASA için bir deney yapıyordu, yine kedileri laboratuarında kullanıyordu. Bu kez, Ay Lander yakıtına maruz kalmanın etkilerini test ediyordular. Kedilerin çoğu için, zehirli dumanların seviyeleri arttıkça, beyin kararsızlığının doğrusal bir ilerlemesi vardı; ilki uyuşukluk, sonra baş ağrısı, ardından halüsinasyonlar, nöbetler ve sonunda ölüm.

Bununla birlikte, bazı kedilerde bağışıklık görünüyordu. Sterman, bağışıklığı olan kedilerin, SMR beyin antrenman deneyinde kullandıkları aynı kediler olduğunu birkaç yıl önce fark etmişti. SMR eğitimi bu kedilere utra-kararlı beyinleri vermişti. Sterman, benzeri benzere bağladı; kedilerde etkili bu yöntem, SMR dalgası düşük Epilepsi hastamda da etkili olabilir mi? Ardından epilepsiyi kontrol etmek için insanlarda SMR'yi eğitmeye devam etti; Olgularının% 60'ı nöbet seviyesini% 20-100 azalttı ve sonuçlar devam etti.

Sonuç olarak NASA, ay astronotlarını beyinlerinin SMR ritimlerini kontrol etmek için eğitti. Elli yıl sonra, neurofeedback hala astronot eğitim programının bir parçasıdır.

1970'lerin ortalarında, neurofeedback medya maymunlarının-üçkağıtçıların dikkatine manevi gelişim için bir yardım şekli olarak olarak yakalandı ve böylece kadın-erkek arasındaki farklılıklar, bilim ve din arasındaki topraklarda dolaşmaya başladı. Konferanslara her biri beyaz bir laboratuvar önlüğünde ve niyeyse turuncu elbiseler içinde iki kişi katıldı.

Kısa bir süre sonra Neurofeedback, Meditasyon ya da Yoga ve benzeri şeyler gibi manevi bir araç olarak şüpheli bir üne kavuştu. Böylece , zamanın aşırı önyargılarını göz önünde bulunduran,kapitalist mantıkla alıcısı bulunur nasılsa diye taş bile satmış, kariyeri belirsiz ,karısının kolundaki bileziği satıp bu işe dalan araştırmacılar için popüler olan bir seçim haline geldi.

Neurofeedback, beynin nasıl çalıştığına dair (şimdi defunct) tıbbi görüşe uymadı. Ampirik veriler, neurofeedback'in işe yaradığını kanıtlasa da, zamanın bilimsel inançları altında çalışamazdı. Böylece, neurofeedback 'ürkütücü' ilaçlar gibi kabul edildi.RİTALİN gibi Çocuk Kokaini denen ilaçları ilaç firmalarından otomobil,yazlık ev alarak kendi uydurdukları DEHB hastalığı(!) için 4 yaşındaki çocuklara veren, kerameti kendinden menkul , adı büyük beyni küçük Psikiyatristler tarafından resetlendi.

Bilimin saçaklarında, iş devam etti. 80'li yılların sonlarında nörofeedback dikkat eksikliği bozukluklarına ve 90'lı yıllar boyunca çeşitli psikolojik ve merkezi sinir sistemi temelli koşullara uygulanıyordu.

Son on yılda, beynin tıbbi görünümü tamamen değişti ve nöroplastisite ilkeleri evrensel olarak kabul edildi.

Nörobilim merkezi sinir sistemi, otoimmün sistem, duygusal, fiziksel ve zihinsel sağlık arasındaki ilişkiyi kabul etmeye geldi. Gerçekten de, beynin her yaşta değişebileceğini ve yaşam boyunca yeni nöronlar yarattığımızı kabul etti.

Neurofeedback'in altında yatan doğal mekanizmalar şimdi ortaya çıkıyor. Çoğu pratisyen hekime, neurofeedback hala yabancıdır. Birçoğu geleneksel tıbbın eski itibarına dayanan bir görüşe sahiptir ve araştırmaya yönelik kalmamıştır. Eski görüşler, özellikle uzmanlık alanlarının dışında yatan rakip metotlarla bu doktorları çok zorluyor.

Brainwave izleme artık 'deneysel' değil. Bilimsel çalışmalarda insanların beyinlerinin çeşitli hastalık, stres ve zihinsel zorluklar altında nasıl işlediğini değerlendirmek yaygın bir uygulamadır.

İnsanlar makinalarla iletişim kurmak için çeşitli araçlardan faydalanır: Klavyeler, fareler, "joystick"ler, kameralar, mikrofonlar. vs. Tüm bu komut verme araçları kullanıcın beyninin kas sistemini kontrol etmesi sayesinde işlev kazanırlar.Ancak bazı hallerde bu iletişim mümkün olmamaktadır. Örneğin motor nöron hastalıklarından biri olan amiyotrofik lateral sklerozis (ALS) , beyin kökü travması, beyin ya da omurilik yaralanması, serebral palsi, kas distrofileri ve çoklu skleroz gibi nöron hastalıkları insanların istemli hareketlerini engellemektedir .Sadece ALS’den ABD ‘de 30.000 dünyada 2.000.000'a yakın hasta etkilen- mektedir. Her yıl ise 5.000 civarı hasta kayda alınmaktadır.(STEPHAN HAWKING,KOÇ HOLDING YÖN.KR.BŞK.VEKİLİ SUNA KIRAÇ,FENERBEHÇELİ FUTBOLCU SEDAT BALKANLI ÜNLÜ HASTALARDANDIR)

Neurofeedback yönteminin bilimsel kanıtları

ALS hastalığı sadece motor nöronları etkiler; hastanın bilişsel işlevlerine bir zarar vermez. Hafıza, zekâ ve kişilik korunur. Hastalar görebilir, duyabilir, koklayabilir ve dokunsal uyaranları yorumlayabilirler . Eğer hastanın beynindeki sinirsel etkinliği doğrudan yorumlayabilecek bir teknoloji geliştirilebilirse hastanın çevresindeki araçlarla ve insanlarla iletişim kurması mümkün olabilir. Yani burada asıl amaç doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmektir. Bu bakımdan, bu tür bir kontrol mekanizması temelde makine X insan etkileşiminde güçlendirici bir teknoloji olarak düşünülebilir.

BBA'yı mümkün kılan, beynin ürettiği sinyalleri kaydedip bunları örüntü çözümleme ve sınıflandırmasına tabi tutabilme yeteneğimizdir. Beyinde iki tür iletişim gerçekleşir, elektriksel ve kimyasal. Her iki tür iletişimin de "görülebilir" etkileri vardır ve bunları bazı cihazlarla tespit etmek mümkündür. BBA açısından önemli olan beyindeki elektriksel iletişimdir. Beyindeki eylem potansiyellerinin tetiklenmesi ve bunların aksonlar boyunca iletilmesi kafatası yüzeyinde tespit edilebilir fiziksel aktiviteye yol açar. EEG olmadan pratik, çalışan bir BBA sistemi kurmak zordur.

Normalde insanlar uyanıkken ve belli bir şey yapmıyorken de beyinleri α EEG sinyalleri yayar. Bu dalgalar 8-12 Hz frekans aralığındadır. μ ritmleri aynı aralıkta olup α dalgalarındaki ufak tefek değişiklikler şeklinde kendilerini gösterirler. Buradaki önemli nokta şudur: μ ritmleri, kişi hafifçe somatosensöryel veya motor korteksini hareketlendirecek şekilde bir şeye konsantre olduğunda ortaya çıkan "α dalgalarıdır".


β ritmleri ise 18-25 Hz aralığındadır ve bunlar da istemli hareket ve etkin odaklanma ile bağlantılıdır. Yapılan çalışmalarda insanların 8-12 Hz aralığındaki μ ritmlerini ve 18-25 Hz aralığındaki β ritmlerini kontrol edebildikleri ve böylece ekrandaki bir imleci istedikleri gibi hareket ettirebildikleri görülmüştür .Gerçek ve hayal edilen hareketleri kıyaslayarak ve temel bileşen çözümlemesi (PCA - Principle Component Analysis) kullanarak bu ritmler çözümlenmiş ve hem gerçek hareketlerin hem de hayal edilen hareketlerin μ ve β ritm desenkronizasyonları ile bağlantılı olduğu tespit edilmiştir .

BBA-NEUROFEEDBACK İLİŞKİSİ ,ALS araştırmacılarını yönlendiren düşüncelerden biri doğrudan düşünceleri kullanarak başka bir ara katmana (kas sistemi gibi) gerek kalmaksızın bilgisayarları kontrol edebilmekse bunu izleyen yeni bir düşünce de yine bu ara katmanları ortadan kaldırarak beyne bilgisayarlar üzerinden güçlendirilerek verilen FEEDBACK uyarı yolu ile beynin SİNİR AGI MODELLERİNİN GÜNCELLENMESİ yani beynin çalışmasının regüle edilmesidir. Buna NEURO-BİO FEEDBACK denir.


İnsan ve diğer canlılar çevreye uyum için biyolojik olarak bazı temel mekanizmalara sahiptir. Otomatik olarak nefes alıp verir. Kan şekeri düştüğünde otomatik olarak kana şeker salgılanır. Bu otomatik uyum sürecine homeostatik mekanizma adı verilir. Bu mekanizmanın işlevi insanda fizyolojik dengeyi sürdürmektedir. Ayrıca insanın doğuştan getirdiği refleksler yaşamı sürdürmeyi yani kalımı sağlamaktadır. Ancak hemostatik mekanizma ve refleksler tüm gereksinimleri karşılamada ve her koşulda çevreye uyum sağlamada yetersiz kalmaktadır.
Öğrenme insan yeteneklerinde büyüme sürecinin bir sonucu olmayan sürekli bir değişmedir. Öğrenme, bir ürün (öğrenilen şey) ortaya koyan süreçtir. İnsanlar hayatlarının başlangıcından itibaren sürekli olarak bir şeyler öğrenir. Bilişsel bilgi dünyası zamanla daha karmaşık hale gelir ve daha dinamik bir görünüm kazanır.


Organizma yaşamını devam ettirebilmek için çevreye uyum sağlamada etkin olmak ve değişken çevrelerde gereksinimlerini gidermek durumundadır. Çevresindeki hangi öğelerin kalımı için olumlu, hangilerinin yaşamını engelleyici, hangi öğelerin de nötr olduğunu öğrenmek zorundadır. Bu bilişsel öğrenmelerde fizyolojik dengenin korunmasına yardımcı olarak bütüncül bir gelişim için gerekli ortamı sağlar. Bu şekilde öğrenmenin hem fizyolojik hem de sosyal yönlerinin birlikte bütüncül olarak kullanılmasının, öğrenmenin insanın hayatta kalmasında oynadığı gerekli rolü ortaya koyması bakımından önemlidir. Benzer bir durum insanın bilişsel gelişimi içinde geçerlidir. “Bilgiyi İşleme Teorisi”ne göre bireyin belleğinde bir bilginin depolanabilmesi için dikkat, algı ve kodlama gibi bir takım süreçlerden geçmesi gerekmektedir.


Bu kurama göre insanda üç tür bellek bulunmaktadır. Bunlar (1) Duyusal Kayıt, (2) Kısa Süreli Bellek ve (3) Uzun Süreli Bellektir. Bir bilgisayarın işlem süreci incelendiğinde de RAM (Random Access Memory / Rasgele Erişilebilir Bellek), CPU (Central Processing Unit / Merkezi İşlem Birimi), ve Harddisk (Sabit Disk) gibi donanımların insan bilişsel sitemine benzer bir yapıda organize edildikleri görülmektedir.
Biyologlar zekayı çevreye uyum kabiliyeti olarak görürken, eğitimciler öğrenme, psikologlar ilişkileri anlama, bilgisayarcılar bilgiyi işleme kabiliyeti şeklinde değerlendirmişlerdir. Zekayla ilgili bu farklı tanımlar nedeni ile zeka tıpkı ruh, bilinçaltı, akıl, düşünme gibi soyut ve açık uçlu bir kavram olduğundan evrensel bir tanıma sığdırılamamaktadır.


Beyin, birbiriyle karmaşık ilişkiler içinde bulunan sinir hücreleri (nöron) kitlesinden oluşmaktadır. En genel manada bakıldığında beyin, aktivitelerin bir kontrol merkezi durumundadır. İnsan zekasını, duyular tarafından alınan uyarıcıların yorumlanarak tepkilerin oluşturulmasını ve bu tepkilerin kontrolünü sağlamaktadır. Beynin küçücük yapısı altında çok fazla bilinmeyenin olması, bir çok disiplini barındıran nörolojik bilimler alanında çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmaktadır. En basit şekilde düşünüldüğünde beynin 1 cm3 lük bir bölgesinde bir trilyon bağlantıya sahip, 100 milyar sinir hücresi bulunmaktadır. Bu 100 milyar sinir hücresi arasında saniyede 10 milyon x milyar kere uyarı iletimi olmaktadır. Sadece bu kadar bilgiden bile anlaşılacağı gibi, insan beyni hiç bir bilgisayarla karşılaştırılamayacak kadar karmaşık ve üstün bir sisteme sahiptir.

Zeka araştırmalarının ana amacı insan bilgi işleme prensiplerinin anlaşılması ve biyolojik sinir sistemlerinin çalışma mekanizmalarının çözülmesidir. Bu mekanizmaların gerek araştırılması gerekse geliştirilmesinde bilgisayarlar önemli bir yer tutmaktadır.

Beyin iki şekilde düşünür ;

1. Hızlı,otomatik, bilinç dışı 2.Yavaş,analitik,irdeleyici,sağduyulu...
Beynin bu iki kompartımanı arasındaki olmazsa olmaz ilintiyi ise ‘’tahmin nöronları’’ üstlenmiştir. Wolfram Schultz’un Dopamin Deneyleri sonucu bulduğu’’Tahmin Nöronları’’ ödüle göre beyindeki dopamin miktarında artışa yol açmaktadır.


Dopamin nöronları devamlı deneyime dayalı örüntüler üretirler.Beyin, tahminleri gerçeklikle karşılaştırır;beklenti ve tahmin karşılanırsa dopamin miktarı artar ve sonuçta insan mutlu olur.Hatalı tahminlerde ise Anterior Singulat’dan beyine güçlü bir uyarı yayılır. Anterior Singulat hem bilinci uyarır , tetikte tutar hem de bedensel işlevlerin hayati yönlerini düzenleyen Hipototalamus’ a uyarı gönderir. Anterior Singulat’da ki dopamin nöronları yeni gelişen olaylara ait verileri kullanarak eski tahminleri ve beklentileri düzenler,hayat derslerini içselleştirir ve BEYNİN SİNİR AĞI MODELLERİNİ günceller. Bu bölge bir nedenle işlevini yerine getiremez hale gelirse birey öğrenmede olumsuz pekiştirmeyi kullanamaz hatalarından ders almakta zorluk çektiği için aynı hataları sürekli tekrarlar .

EEG'deki paternler duygusal ve bilişsel durumları yansıtır ve insanların dikkat edip etmediklerini, hatta duygularının ne olabileceğini tahmin eder. Bugün, bir durumu doğru tanımlamak için, beyindeki etkisini açıklamak zorundasınız.

Bu araştırma, nöroterapistlerin geniş bir yelpazeyi hedef almasına izin vermektedir. Bilgisayar yazılımı ve beyin dalgası izleme ekipmanlarındaki ilerlemeler sayesinde, neurofeedback uygulayıcıları artık uygun fiyatlı hassas araçlara sahip. Arkasındaki 50 yıllık bağımsız gelişme ile, yöntemler son derece sofistike ve oldukça etkili hale gelmiştir.

Beyin dalgası eğitiminde, neurofeedback'in konvansiyonel tıbbında yarım asırlık bir başlangıcı vardır. Bugün neurofeedback profesyonel spor takımları, Olimpik sporcular ve iş adamları tarafından en yüksek performans için kullanılmaktadır.

Doktor olmak “nöro” uzmanı olmaya yeter mi?

Ülkemizde tıp fakültesi mezuniyeti, bu konuda ayrıca tartışılması gereken bir başlık. Adının başında “doktor” ibaresi olan hemen herkes, beyin ve davranış üzerine uzman gibi konuşma hakkına neredeyse otomatik olarak sahip olabiliyor. Tıp eğitiminin uzmanlık gerektiren teknik bir alan olduğunu unuttuğumuzda bu bize doğal gibi gelebiliyor ama normalde bir kalp yahut sindirim sistemi uzmanının beyin hakkında tıbbi teşhisler koyması ve tedavilere girişmesi ne kadar tuhafsa, psikiyatri, psikoloji yahut klinik sinirbilimleri gibi alanlarda eğitimi olmayan insanların sadece “hekimlik diploması” olduğu için beyin ve zihin sağlığı gibi meselelerde (herhangi bir ilave çalışması olmadan) ahkam kesmesi de aynı derecede tuhaftır. Tabii ki sadece hekimler değil, bana sorarsanız her meslek dalından insan yeterli bir süre ciddi bir çalışmayla sinirbilim konularında insanların sorularına cevap verecek düzeyde bir bilgi birikimi elde edip bunu paylaşabilir (hatta keşke herkes böyle yapsa!). Fakat insanların doğrudan sağlığını ilgilendiren meselelerde “nöro-ahkam” kesmek, maalesef gittikçe daha sık gördüğümüz bir davranış bozukluğu ve suistimal haline gelmeye başladı.

Nöro-sömürücüleri nasıl tanırsınız?

Bu kadar anlattıktan sonra bu tip fırsatçıları gerçek şifacı ve bilim insanlarından ayırabilmeniz için sizlere bazı kısa ipuçları sunmak isterim:

Bir nöro-sömürücü, kendi tahsil alanı ile ilgili pek fazla konuşmaz. Genellikle her konuyu beyin bilimlerine ait kavram ve terimlerle süslemeyi sever.

Nöro-sömürücüler, insanların en fazla sıkıntı çektikleri beylik konularda yepyeni bir şeyler yapıyorlarmış havasında konuşmaya bayılırlar. İlişkiler, çocukluk çağı sorunları, aile içi iletişim, cinsel işlevler, sosyal iletişim problemleri, kadın-erkek ilişkileri, sağlıklı yaşam, dikkat ve konsantrasyon gibi konularda sanki ellerinde sihirli bir değnek varmışçasına vaatlerde bulunmayı severler. Nöroiletişim, nörodanışmanlık, nöro-koçluk gibi tuhaf ses veren kavramları duyduğunuzda bunları kimin söylediğine ilave bir dikkat göstermek ekstra fayda sağlayacaktır.

Nöro-sömrücüler genellikle her fırsatta “danışanlarından”, “hastalarından”, “danışmanlık verdiği insanlardan” bahsetmeyi görev gibi benimserler. Standart kişisel gelişim kitaplarında bolca bulabileceğiniz ve artık kabak tadı vermiş olması gereken “hipnotik dil kalıpları” olarak bildiğimiz (ve genellikle faydasız olduğu gösterilmiş) dil kalıplarına çokça başvururlar. Amaç ise açıktır: Gizli veya aşikar reklam.

Nöro-sömürücüler uyguladıkları yöntemlerin detaylarıyla ilgili genellikle bilgi vermezler. Çünkü bunlar “ticari sırlar”dır. Açıklarlarsa fikirlerinin çalınacağını da söyleyenleri vardır; doğrudur da; zira iki satır kitap okuyan hemen herkesin uygulayabileceği basit görüşme ve yönlendirme tekniklerini yeni bir şeyler gibi satmayı başarabilmelerinin tek yolu budur.

Nöro-sömürücüleri, içinde sağlık, danışmanlık yahut koçluk gibi terimler içeren şirketlerle birlikte çalışmaya yahut her fırsatta böyle şirketler kurmaya çok meraklıdırlar. Zira arka planda kurumsal bir yapı, uygun bir internet sitesi ve beylik bir kaç cümle, size yeterince müşteri getirecektir.

Nöro-sömürücüler en çok insanların şifa umutlarını sömürürler. Bunun için de ağır patolojik durumlardan ziyade, zaten çoğu gayet normal sınırlar içinde ceryan eden, basit tekniklerle veya kendi kendine geçebilecek hiperaktivite, dikkat eksikliği, depresyon, özgüven ve anksiyete gibi konularda vaatler vermeyi severler. Sinirbilimlerinde bu kadar “uzman” olan bu kişilerin ciddi patolojik durumlardan; mesela Alzheimer, Parkinson, ağır depresyon, uyku bozuklukları veya gelişimsel bozukluklar gibi konulardan neden uzak durdukları da sorulmalıdır.

Sinirbilim bilgisinin en önemli sonuçlarından birisi, beyin ve zihinle ilgili günlük sorunların bir çoğunun aslında her bir insanın kendi başına uygulayabileceği nisbeten basit, masrafsız ve uzman bir rehber gerektirmeyen uygulamalarla düzelebileceğini göstermesidir. Halbuki nöro-sömürücülerin “sırada fanilere” böyle bir bilgi ulaştırmak gibi bir dertleri yoktur. Onlar havalı sunumlarında ve eğitimlerinde yalnızca sonradan para alabilecekleri mucizevi(!) uygulamalarının reklamlarını yaparak insanları boş vaatleriyle oyalamayı tercih ederler.

Nöro-sömürücülerin verdikleri bilgi ve sundukları iddiaların bilimsel kaynaklarına genellikle ulaşamazsınız. İnternetten derlenmiş gerçek-yalan bir çok öykü ve sansasyonel iddiayı biraz makyajlayıp hitabet sanatının incelikleriyle bezeyerek, bilimsel görünümlü reklam nutukları atıp yazılar yazmayı severler. İnsanlara öykü anlatmak, ders vermek, bilimsel bilgiye ilgi çekmek için bu tip yöntemler gayet kabul edilebilir olsa da, iş insanlara “para karşılığı şifa dağıtmaya” dönüştüğünde, bilimsel görünümlü anlatıcılık görüp görebileceğiniz en etkili dolandırıcılık araçlarından birisine dönüşebilir.

Nöro-sömürücülerin önemli bir kısmı hayatlarının daha önceki dönemlerini bambaşka işler yaparak geçirmiş, çoğunda dikiş tutturamamamış, yahut kendi yarattığı sanal fırsatları tüketmiş ve en son perde olarak “nöro-sömürü” işine girmiş insanlardır. Beyin ve zihin sağlığıyla ilgili vaatlerini duyduğunuz insanların geçmişlerini internetten biraz araştırmak ve iddia ettikleri “başarılı yöntemlerini” ne kadar süredir insanlara uygulamakta olduklarını araştırmak, gerçekleri görmek için iyi bir başlangıç noktası olabilir.Hatta şunu sormanız bile çok iyi olur:neurofeedback’i kendiniz,eşiniz.çocuklarınız için uyguladınız mı? Ve sonuç ne oldu?

Hele hele özel konuşmalarında hasta veya danışanlarından “müşteri”; işyerleri yahut kliniklerinden “dükkan”; çalışma arkadaşlarından “ortak” diye bahsetmelerine şahit olursanız, bir nöro-sömürücü ile karşı karşıya olma ihtimaliniz oldukça yüksektir.


İzmir Biyolog uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!