Panik atak, bir semptomdur; tıpkı başağrısı gibi nasıl başağrısı, migrenin, beyin tümorunun, sinüzitün belirtisi olabileceği gibi panik atakta paranoid bozuklukta şizofrenide travma sonrası stres bozukluğunda vs. pekçok psikiyatrik hastalıkta bir semptom olabilir.

Panik bozukluğu bir hastalıktır. panik ataktan ayıran tanı kriteri beklenti anksiyetesinin olması ve tekrarlanmasıdır. Beklenti anksiyetesi, yeni bir panik atak beklentisi ve kaygısıyla panik ataklar yaşamaktadır. Panik bozukluk, panik atağa göre iyileşme süreci daha uzun ve daha kronik olabilmektedir. Panik atakta beklenti anksiyetesi yoktur. Panik bozukluk, bir anda ortaya çıkan, ani patlamalar ile bir başlangıç göstermektedir. Hastanın sonraki ataklarla ilgili beklenti endişesi yaşayıp agorafobili (kaçınma davranışı) sergileyebildiği bir bozukluktur.

Panik bozukluk, birinci basamak sağlık hizmeti veren kurumlara başvuran hastalar arasında sıkça görülmektedir. Dünya Sağlık örgütünün yaptığı uluslararası bir araştırmada ICD-10’a göre panik bozukluğunun birinci basamak sağlık kurumlarında başvuran hastalar arasındaki yaşam boyu prevalansı %3,4 ortaya çıkmıştır (Wiley, 1995). Panik bozukluğu hastaları, genelde dâhiliye ve kardiyoloji gibi diğer kliniklere sık başvururlar. Kardiyoloji uzmanlarına başvuran hastaların %16’sının, hiperventilasyon şikâyetleri nedeniyle hastaneye başvuranların yaklaşık %35’inin panik bozukluğu tanısı aldığı ortaya çıkmıştır (Dunitz, 1999).

Panik bozukluğu daha sık 17-30 yaşlar arası ortaya çıkmaktadır. 45 yaş sonrası ortaya çıkması nadirdir. 45 yaş sonrası hastalarda daha çok biyolojik bir rahatsızlık panik atağı ortaya çıkarmaktadır. Bu durum uzman bir psikiyatri tarafından değerlendirilecektir. Panik bozukluk erkeklere oranla kadınlarda daha sık ortaya çıktığı belirlenmiştir.

Panik atakları ortaya çıkmaları konusunda farklılık göstermektedir. Durumsal bir belirti olmadan ortaya çıkan panik atakları, “beklenmedik” panik ataklarıdır. Belli bir duruma maruz kalmakla ortaya çıkan “durumsal yatkınlık gösteren” panik atakları olarak tanımlanmıştır. Diğer bir panik atak tipi ise durumsal bir uyaranla karşılaşılmasının sonrasında ortaya çıkan “durumsal” panik ataklarıdır (Tükel, 2002; 1).

Panik Bozukluğunun Belirtileri
Panik bozukluğunun iki şekilde belirtilerini sıralayabiliriz:

Fiziksel belirtileri:

1. Kalp çarpıntısı, kalp atım sayısının hissedilmesi ve yüksek rakamlara ulaşması,

2. Göğüste ağırlık hissi,

3. Nefes daralması,

4. Göğüste basınç ve ağrı hissi,

5. Boğulma hissi,

6. Baş dönmesi ve düşecekmiş gibi olma, vücutta dengesizlik,

7. Göz kararması,

8. Hipertansiyon (tansiyon yüksekliği)

9. Vücut ısısının düşmesi veya yükselmesi, özellikle kulak ve yanaklarda sıcak basması,

10. Vücutta aşırı titreme,

11. Mideye bir şey çöküyor hissi,

12. Avuçlarda terleme,

13. Bulantı veya ishal,

14. Ağız kuruluğu,

15. Boğazda yumruk hissi,

16. Gerçekdışı hislere kapılma,

17. Net düşünememe,

18. Kısmen felç olma hissi,

Panik bozukluğun ruhsal belirtileri, temel korku ölüm olmak üzere aşağıdaki duygular şeklinde sıralanabilir:

1. Ölüyorum,

2. Kalp krizi geçiriyorum,

3. Aklımı kaçırmak üzereyim,

4. Kontrolümü kaybedeceğim,

5. Nefes alamayacağım ve öleceğim,

6. Felç geçiriyorum,

7. Tansiyonum çok yükseldi, beyin kanaması geçireceğim,

8. Nabız sayma, dakikada 80 üzeri ve 60 altında kalp atışında korkuya kapılma,

9. Yüksek tansiyon hastası veya kalp hastası olduğunu düşünme,

Agorafobi
Yapılan bazı araştırmalarda panik bozukluğunda agorafobinin, panik ataklarla birlikte seyrettiği ileri sürülmektedir. Bugün psikiyatri tanı kriterleri içerisinde, agorafobi olmadan da panik ataklarının olabileceğidir.

Panik bozukluğu tanısı alan hastaların birçoğunda kaçınma davranışları eşlik etmektedir. Panik atak esnasında kaçmanın mümkün olamayacağını veya yardım alamayacağı yerlerden kaçınma davranışında bulunmaktadır. Agorafobisi olan hastaların kaçınma gösterdikleri durumları şu şekilde belirtilebilir: Alışveriş merkezleri, metro, metrobüs, köprüler, vapur, trafikte kalma, uçak yolculuğu, uzun otobüs yolculuğu, kuaföre gitme, hastaneye gitmeme, tansiyon ölçtürmemek, semt pazarlarında dolaşamamak, kalabalık caddelerde kaçınma gibi kaçınma davranışları sergilerler.

Bazı insanlar için agorafobi çok hafif bir durumdur; örneğin, yalnızca uçak seyahatlerinde panik atakları yaşayacaklarından korkabilirler; bazılarında ise kaçınma davranışı görülmemektedir. Bazı hastalarda ise agorafobi çok ağır geçmekte, kişinin evden dışarı çıkmasını bile etkileyebilmektedir. Panik bozukluğu olan çoğu hasta, bu iki durumun karışımını yaşamaktadır (Köroğlu, 2006; 15).

Panik atakta tanısı almış hastalarda agorafobi %50 ile %70 oranında görülmektedir. DEPAM’ın 5000 kişi üzerinde yaptığı bir araştırmada, panik bozukluk hastanın yüzde 65’inde agorafobi saptanmıştır (Kaya, 2010; 112).

Panik Atakları ile Agorafobi İlişkisi

Panik bozukluk ile agorafobi ilişkisi hakkında birçok araştırma yapılmıştır. Panik bozuklukta agorafobi eşlik ediyorsa genelde tedavi daha uzun ve zor olmaktadır. Yapılan birçok araştırmaya göre; panik atakla beraber agorafobi olmayanların daha kısa sürede tedaviye yanıt verdikleridir.

Yunanca bir kelime olan agorafobi merkezi veya toplantı yeri anlamına gelen “agora” kelimesinden türetilmiştir. Agorafobi, yıllarca birçok yazar tarafından açık alan korkusu olarak tanımlanmıştır. Bu tanımın, klinik olarak yanlış olduğu belirlenmiştir. Marks, agorafobinin toplu kalabalık alanda bulunma yerlerinden korkma olarak tanımlamıştır. Agorafobiyi dış uyaranlara bağlı, fobik bir hastalık olarak belirtmiştir (Marks, 1970; 538-553). “Klinik gözlemler, agorafobinin toplu bulunulan yerlerde olmaktan korku kadar, psikolojik güvenlik sağlayan, alışık olunan çevre ve insanlardan uzak olmaktan korkuyu da kapsadığını ortaya koymaktadır. Gerçekten de, agorafobiklerin kolayca “güvenli bölgelere” (ev, alışık olunan çevre vb.) çekilmelerinin mümkün olmadığı durumlardan korkma eğilimleri dikkat çekicidir (Tükel, 2002; 2).”

Beklenti Anksiyetesi

İlk panik atak sonrası hastaneye taşınan hasta, daha sonrası için gergin ve kaygılıdır. Hasta aynı şekilde yeni bir atak geleceği kaygısı içinde sıkıntı içindedir. Bu kaygılı bekleyişe, “beklenti aksiyetesi” denir (Kalyoncu, 2011). Hastalar, atak sonrası ortaya çıkabilecek sonuçlar hakkında yoğun kaygı yaşarlar. Beklenti anksiyetesi sonucu gelişen huzursuzluk, kaygı ve yeni bir panik korkusu; hastada yeni bir panik atak geçirme riski ortaya çıkarmaktadır ( Tükel, 2012).

Beklenti anksiyetesinin 3 öğesi vardır:

1. Yeni bir panik atak geleceği kaygısı olan endişeli bekleyiş, yoğun olumsuz düşünceler.

2. Yine panik atak geçireceğim, yine savunmasız kalacağım.

3. Korkulu bekleyiş eğilimi bedensel belirtilere odaklanma.

Epidemiyoloji

Panik bozukluğu yaşam boyu yaygınlığı %0,7-2,0 olarak bulunmuştur. Panik bozukluğu sıklıkla 17-30 yaş arasında çıkmakla birlikte daha sonraki dönemlerde de başlayabilmektedir (Tükel, 1997 s, 12). Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla görülmektedir (Kalyoncu, 2011 s, 94).

Yapılan bazı araştırmaların bulgularına göre panik bozukluk hastası çocuk ve ergenlerin %18 on yaşından önce panik atak belirtileri başladığı verilerle ortaya çıkmıştır (Gökler, 2005; 83-91). On ile on yedi yaşlarında örneklemlerle yapılan bir çalışmada ise panik bozukluk yaygınlığı %0,6 ortaya çıkmıştır (Aysev ve Taner, 2007).

Eştanı Tanı

Eşlik Eden Psikopatolojiler

Panik bozukluğu, diğer psikiyatrik rahatsızlıklarla birlikte sık olarak görülmektedir. Diğer anksiyete bozuklukları, fobiler ve depresyon, popülâsyona göre panik bozukluk hastalarında daha fazla görülmektedir (Aysev ve Taner 2007).

Panik bozuklukta depresyon (% 50–65), yaygın anksiyete bozukluğu(% 25), sosyal fobi (% 15–30), özgül fobi (% 10–20), obsesif-kompulsif bozukluk (%10–20), Panik bozukluğundaki atakların bir anda ortaya çıkması, diğer hastalıklarda olan bulguların olmayışı, panik bozukluğunu diğer psikiyatrik rahatsızlıklardan ayırmaktadır (Tural, 2012 s, 19).

Etiyoloji

Psikanalitik Görüş

Psikanalitik kuramlar, panik atakların anksiyete uyarıcı dürtülere, karşısında başarısız bir savunmadan dolayı ortaya çıktığı iddia edilmektedir. Agorafobinin ortaya çıkmasında çocukluk döneminde yaşanan ebeveyn kaybı ve ayrılık kaygısının önemi belirtilmektedir. Toplumsal yaşam içinde yalnız kalmak ve terkedilme kaygısı, çocukluk kaygılarının tekrar ortaya çıkmasına yol açar. Çocukluk dönemi ayrılık anksiyetesinin tekrar ortaya çıkması nedeniyle bastırma, yer değiştirme, kaçınma gibi bazı savunma mekanizmaları devreye girmesine neden olur. Çocukluk döneminde yaşanan ayrılık kaygısı çocuğun gelişmekte olan sinir sistemini etkileyebilir. Gelişme döneminde etkilenen sinir sistemi, yetişkinlikte kişiyi anksiyeteye yatkın hale getirebilir. Nöröfizyolojik zemin üzerine, çevresel faktörler ve stres etkileşimi sonucu panik ataklar ortaya çıkabilmektedir (Kaplan ve Sadock, 2004).

Biyolojik Etkenler

Panik bozukluğun biyolojik etkisi üzerine yapılan araştırmalarda, limbik sistem ( beklenti anksiyetesi üzerinde etkisi olduğu belirtilmekte), beyin sapı (locus seruleus noradrenerjik nöronları ve orta raphe çekirdeğinin serotonerjik nöronları), prefrontal korteks (fobik kaçınma ortaya çıkmasından olasılıkla sorumluğu) üzerine odaklanmıştır (Kaplan ve Sadock, 2004; 189-219). Bu araştırmaların sonuçları göstermiştir ki; panik bozuklukta, biyolojik nedenler son derece önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Genetik

Çeşitli araştırmalar sonucu panik bozukluğun, genetik yatkınlığın temel teşkil ettiği çevresel koşulların ve genetik yatkınlığın etkileşimi sonucu ortaya çıktığı savunulmaktadır. Az olmakla birlikte ikizler üzerinde yapılan çalışmalarda, panik bozukluğu gelişmesinde genetik etkenlerin rolünü desteklemektedir (Tükel, 1997).

Öğrenme kuramları

İnsan yaşamında öğrenme, yaşamın kendisi olup; yaşadığı deneyim ve bilgilerin sonucudur. Bazen olumlu öğrenmelerin tersi olan olumsuz öğrenmelerin oluşturduğu yanlış uyaranlar, bizi panik bozukluk hastalarını atak yaşamasına yol açmaktadır. Panik bozukluğun yaşattığı yanlış uyaranlarla olumsuz düşünce ve duyguların etkisi altına gireriz.

Öğrenilmiş çaresizlik, panik bozuklukların tedavisi önünde büyük bir engeldir. Seligman’nın yaptığı deneylere dayanarak insandaki panik bozuklukların, depresyonların, fobik ve obsesif-kompulsif bozuklukların zemininde öğrenilmiş çaresizlik durumu olduğunu belirtmektedir (Köknel, 2007; 47). Panik bozuklukta var olan, öğrenilmiş çaresizlik hastanın sürekli kaygı ve korku yaşamasına neden olmaktadır. Hasta, bu çaresizliğin farkında olmayabilmektedir.

Bilişsel Model

Bilişsel kurama göre; panik bozuklukta temel anahtar, felaketleştirme senaryolarıdır. Yaşanan ilk panik ataktan sonra hastalar, bilişsel çarpıtmalar yapmaktadır. Clark’a göre, panik bozuklukta yaşanan bedensel belirtiler (felaketleştirici) biçimde yorumlanması (örn. kalp çarpıntısını kalp krizi olarak yorumlaması) panik atakları ortaya çıkarmaktadır (Tural, 2012).

Panik bozuklukta bilişsel çarpıtmalar bir kısır döngü yaratmaktadır. Bu kısır döngü hastayı daha da kaygılı yapmakta, yeni panik atakları yaşamasına neden olmaktadır.

Erken Yaşam Olayları

Panik bozukluk hakkında yapılan bazı araştırmalar, erken yaşam dönemlerinde ebeveyn kaybı, cinsel taciz ve tecavüz, fiziksel kötü davranmalar gibi olaylar etkili olduğu belirtilmektedir. Bir çalışmada, panik bozukluk tanısı alan hastalarda %8’inin cinsel, %12’sinin fiziksel kötü davranıldığı ortaya çıkmıştır (Breier et al. 1985; 787-797).

Ayrılık Anksiyetesi

Panik bozukluk hastalığın oluşumunda, çocukluk döneminde yaşanan ayrılık anksiyetesinin etkili olduğu ileri sürülmektedir. Panik bozukluk tanısı almış hastalar üzerine yapılan bazı araştırmalarda, çocukluk dönemi ayrılık anksiyetesi yaşadıkları ortaya çıkmıştır (Aysev ve Taner, 2007).

Stresli Yaşam Olayları

Panik bozukluk tanısı almış hastalar üzerinde yapılan bazı araştırmalar sonucunda, panik bozukluk başlangıcının öncesinde hastaların stresli ortamlarda bulundukları ortaya çıkmıştır. Bu stresli yaşam olayları, hastalığın başlamasına zemin hazırlamaktadır.

Bu çalışmaların birinde hastaların yaklaşık 2/3’ünde, hastalık başlamadan önceki 6 ay içerisinde stresli durumlar yaşadıkları ortaya çıkmaktadır (Breier et al. 1985; 787-797). Çalışma sonuçlarına göre; görülen stresli yaşam olayları, yakın birinin kaybı (%17), iş yaşamı ile ilgili sorunlar (%17), sevilen kişiden ayrılma (%14) gibi sonuçlar çıkmıştır (Tükel, 2014 s, 4). Bu olumsuz stresli yaşam olayları, gelişebilecek panik bozukluk için psikolojik ve norobiyolojik zemin olduğu belirtilmektedir (Sevinçok ve Akoğlu, 2001; 215-227).

Kişi için var olan sorunlar, yoğun çalışma ya da günlük ortaya çıkan problemler; hastanın panik atağını tetikleyebilmektedir. Bu sonuç, günlük olumsuz durumlardan kaçınma eğiliminin ortaya çıkmasına neden olur. Bu kaçınma davranışı agorafobiden farklıdır. Bu davranışlar daha çok “zarar görmekten kaçınma ” eğilimi olarak dikkate alınabilir (Onur vd. 2004; 215-227).

Genetik yatkınlık ve stresli durumların yaşanması sonucunda panik bozukluğu tanısı almış hastaların, anksiyete, depresyon ve somatizasyon gibi eş tanıların görülme oranı yüksektir (Sevinçok ve Akoğlu, 2001; 215-227).

Gelişimsel Kuram

Psikiyatrist ve Psikanalist John Bowlby tarafından bu kuram geliştirilmiştir. Anksiyetenin tanımı için, içgüdüsel dürtülerin önemine dikkat çekmiştir. En önemli içgüdü, bağlılık olduğunu belirtmiştir. Bağlılık ve kaybetme durumu, anksiyeteyi ortaya çıkartır. Anksiyete, korkunun da içerisinde olan karmaşık bir durumdur (Kaya, 2010; 110).

Hastalığın Seyri

Panik bozuklukta hastalığın seyri; hastanın tedaviye uyumu, ilaç artı psikoterapi seçimi, diğer yardımcı tedavi seçeneklerinden faydalanması şeklinde hastadan hastaya farklılık gösterebilmektedir.

Panik bozuklukta başlangıç yaşı genellikle 17-30 yaş arası olmakla birlikte daha sonraki dönemlerde de ortaya çıkabilmektedir. 45 yaş ile çocukluk dönemi başlaması çok nadirdir. Panik bozukluk tekrarlayabilen ve süreklilik gösterebilen bir psikiyatrik rahatsızlıktır (Kaplan ve Sadock 1995; 1998; 594-602). Yapılan bazı çalışmalarda ortalama bir iki yıl arası %25- %72 oranında iyileşme, beş yıl on yıl arası %10-30’unda tam iyileşme sağlandığı ortaya çıkmaktadır (Altıntaş, 2006; s, 16).

Panik bozukluk ile birlikte agorafobi olgusu varsa, kaçınma davranışları oluşacağından dolayı agorafobisi olmayanlara göre hastalık daha şiddetli ve daha uzun sürmektedir. Agorafobiden görülen kaçınma davranışları, tedaviyle zamanla azalsa bile panik atakları devam etmektedir. Panik bozuklukla birlikte eştanılı depresyon olgularında, hastalık daha uzun dönem sürmekte, anksiyeteyle birlikte daha şiddetli belirtiler, daha sık fobik kaçınmalar ve panik ataklar geçirdiği gözlenmiştir (Noyes, et al. 1990; 809).

Panik bozuklukta yaşam kalitesi bozulmuştur. Hastalar düşünce, duygu ve davranışlarda birçok olumsuzlukla karşı karşıyadır. Bu olumsuz süreç hastanın mali durumunu, iş yaşamını, aile ilişkilerini etkilemekte; hastanın bozulan yaşam kalitesi, toplumsal işlevselliğini de bozmaktadır.

Panik bozukluk tanısı almış hastalar, bedensel belirtiler nedeniyle sağlıkla ilgili son derece ciddi kaygılarla baş başa kalmaktadır. Panik esnasında yükselen tansiyonu ile ilgili beyin kanaması geçireceği kaygısı ve genç yaşta hipertansiyon hastası olduğunu, kalp hastası olduğunu veya her an kalp krizi sonucu öleceği kaygısıyla yaşamaktadır.

Hastalığın tedavisi sonrası, büyük oranda iyileşme sağlanmakla beraber yaşamın sonraki evrelerinde panik bozukluğun yenilemesi söz konusu olmaktadır. Hatta bazı hastalarda ömür boyu ilaç kullanımı da olabilmektedir.

Ayırıcı Tanı

Hastalara panik bozukluk tanısı konulmadan önce mutlaka ayırıcı tanı yapmak son derece önemlidir. Son yıllarda yapılan araştırmalar göstermiştir ki birçok hastada bedensel rahatsızlıklar sonucu panik ataklar gelişebilmektedir (Köknel, 2004; s, 154). Panik bozukluk aşağıda belirtilen bazı bedensel ve ruhsal hastalıklarla karıştırılabilmektedir:

Fiziksel Hastalıklar Ayırıcı Tanı: Kesilme sendromu (alkol, benzodiazepin, barbitürat) entoksikasyon (alkol, benzodiazepin, amfetamin, kafein,kokain) menopoz, anemi.

Endokrin hastalıklar: Hipertiroidi, hipoglisemi, feokromositoma, hipoparatiroidi, cushing hastalığı.

Kalp hastalıkları: Paroksismal supraventriküler taşikardi, anjine pektoris, mitral valv prolapsusu

Göğüs hastalıkları: Bronşiyal astım, pulmoner emboli, kronik obstrüktif akciğer hastalığı

Nörolojik hastalıklar: Geçici iskemik atak, parsiyel kompleks nöbetler, migren.

Panik atağına neden olan psikiyatrik bozukluklar: Depresyon, agorafobi, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, sosyal fobi, alkol-Madde kullanım bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu, manik depresif bozukluk(bipolar hastalık), bazı Şizofrenik rahatsızlıklar, somotoform Bozukluk, hipokodriasis (hastalık hastalığı).

Panik Bozukluk Tedavisi

Panik bozukluk tanısı almış hastaların yaşadıkları panik atakların bedensel belirtileri, agorafobi (kaçınma davranışları) hasta için katlanılamaz kaygı durumuna neden olmakla birlikte hastaların yaşam kalitelerini etkilemektedir.Panik bozukluk günümüzde tedavisi çok kolay yapılabilen bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Bu tedavi biçimi uzman bir hekimin takibi ve hastanın tedavi sürecine uyumuyla hasta için gerekli iyileşme sağlanana kadar sürmektedir. Aşağıda panik bozuklukta kullanılan tedavi yöntemleri açıklanmıştır:

İlaç tedavisi: Panik bozuklukta yaşanan kaygı ve ataklar sonucu oluşan rahatsızlık için ilaç tedavisi agorafobi (kaçınma kavranışları), depresyon, obsesif-kompulsif gibi nevrozlarda da kullanılan psikotrop ilaçlardır. Bu ilaçlar merkezi sinir sistemini etkileyen, rahatsızlık nedeniyle bozulan davranışları düzelten ve kişinin işlevselliğini, dış dünyayla bozulan uyumunu düzeltmektedir. Bu ilaçlar yeni davranış ve beceri kazandırmayıp bireyde var olan davranış ve becerileri yeniden düzenlemektedir (Köknel, 2007; 65).

Antidepresanlar: Panik bozukluk hastalarında kullanılan ilaçlar antidepresanlardır. Antidepresanlar çok uzun yıllardır diğer psikiyatrik rahatsızlıklarda da kullanılan ilaçlardır. Bu ilaç grubu panik bozuklukta GÜVENLE kullanılmaktadır. Panik bozukluk hastalarında depresyon belirtileri olsun ya da olmasın panik ve kaygının tedavisinde istenilen sonucu gösterebilmektedir (Köroğlu, 2006; 117).

Kaygı giderici ilaçlar: Kaygı bozuklukta kaygı giderici için verilen ilaçlar benzodiazepin kümesi ilaçlardır. Ülkemizde kullanılmakta olan ilaçların bazıları şunlardır: Alprazolama diazepam ve klonazepam gibi ilaçlardır (Köroğlu, 2006; 120).

Psikoterapiler: Psikoterapinin geniş anlamı düşünce, duygu ve davranışları, hekim hasta ortak işbirliği kurularak değiştirme ve iyileştirme olarak tanımlanabilir (Öztürk, 2008; 685). Hastaların bir uzman tarafından tanı ve ruhsal durumları değerlendirilerek piskanalitik, bilişsel, davranışçı ve hümanist yaklaşımlar olmak üzere farklı psikoterapiler uygulanabilmektedir. Genelde panik bozukluğu ve diğer kaygı bozuklukları (anksiyete bozuklukları) için bilişsel-davranışçı terapilerin etkinliği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu yaklaşımın panik bozuklukta ilaç tedavisine ek olarak uygulandığında başarılı sonuçlar elde edildiği ortaya çıkmaktadır. Panik bozuklukta psikoterapi, özellikle bilişsel-davranışçı yaklaşım ilaç tedavisine ek olarak uygulanması, hastaların iyileşme süresini kısaltmakta ve kalıcı sonuçlar elde etmek için son derece önemlidir.

Panik bozukluk tedavisinde, psikoterapinin önemi şu şekilde ifade edilebilir: Beyninizi bir bilgisayar olarak düşünün ve bu bilgisayarı kullanmak için klavyeye ihtiyaç vardır. Klavyede hangi tuşa basılırsa, bilgisayar o işlemi yapacaktır. Psikoterapist, burada klavyedeki panik tuşunun önemini hastaya belirterek bu tuşun beyin üzerindeki etkisini anlatır. Olumsuz düşünce; olumsuz duyguyu tetikler, tetiklenen olumsuz düşünce ve duygu somatik belirtileri ortaya çıkarır. Böylece işlem panik atakla son bulur. Panik bozukluk tedavisinde uygulanan psikoterapi, klavyede panik tuşuna basılarak yapılan yanlış işlemin sonuçları; olumsuz düşünceleri, duyguları ve davranışları düzeltmeyi amaçlar. Beyninizi bir bilgisayar olarak düşünürseniz, psikoterapi; bilgisayarınızı resetler, klavyedeki tuşları, işlemleri öğretmeyi ve uygulamayı amaçlar.

Psikolog Ali Turan Barniç

Teşekkürler Ali; Panik bozukluk için çok kabaca “korkuda korkma” hastalığı diyebiliriz. Korku; tüm canlılar gibi insanları hayatta bırakmak için beynimize kodlanmış bir duygudur. Korkmamak hiçbir insanın elinde değildir.Önce korkarız sonra aklımız başımıza gelir. Önce öfkeleniriz veya kaygılanırız veya aşık oluruz sonra aklımız başımıza gelir. Beş duyumuz aldığı bilgileri önce alt beyne gönderir ondan sonra beyin kabuğuna gider ve değerlendirilmeye alınır. Bu arada geçen mesafede bu duyguları hissetmememiz mümkün değildir. Bizi insan yapan beyin kabuğumuz (cortex) önceki bilgi, deneyim, otomatik düşünceler gibi pek çok şeyi göz önünde bulundurarak bir değerlendirme yapar korkuya son verir veya devam ettirir. Korkunun vucuttaki fizyolojik belirtilerini oluşturan sempatik sistem bilinçten ve cortexten bağımsız çalışan bir alarm sistemidir. Bu alarm sisteminin öyle hayati bir fonksiyonu vardırki kapatılamaz. Ama fizyolojik alarmı susturan parasempatik sistem cortexe bağlı çalışır. Yani korkmak elimizde değil ama korkuyu yönetmek, korkunun üzerine gitmek bizim algıladığımızı doğru değerlendirmek elimizdedir. Bilişsel davranışçı terapi; otomatik düşüncelerimizi gözden geçirmek, kaçınma davranışını üstüne gitme (maruz bırakma) gibi yöntemlerle panik tedavisinde çok etkilidir. Relaksasyon egzersizi (gevşeme) öğretilerek parasempatiğin vucuduğumuzda yaptığı rahatlatıcı etkiyi, alt beynimize öğretebiliriz. Tüm bunların iyi bir psikiyatrik ve psikoterapötik yardımla olacağı muhakaktır. Kendiliğinizden okuyacağınız bir kişisel gelişim kitabıyla işin içinden çıkamazsınız kafanız daha çok karışabilir. Bir sivilceyi parmağınızla yaraya dönüştüreceğiniz gibi panik atağınızın panik bozukluğa dönüştürebilirsiniz. Yine alt beynimizin strese cevabı “savaş yada kaç” bazende don kal reaksiyonudur. Panikte daha çok kaçınma reaksiyonu sonucu agorafobi gelişir. En son halde evden çıkamayan hastaları enderde olsa eve gidip değerlendirdiğimiz olmuştur. Paniğe bazen ilaç kullanma korkusu da ilave olurki ilk ilaçlarını doktor kontrolu altında alırlar. İlaçlarlada ilgili birkaç şey eklemek isterim. Hekim kontroluyle verilen antidepresan ve anksiyolitiklerden korkmayın. Doğru doz ve doğru süreyle kullanılırsa ilaçlar dermandır. Yiyecekleri bile doğru almassak bizim için zehire dönüşebilirler (şeker, tuz, beyaz un, nişasta…) İlaçların ilk önce yan etkilerini görmeniz sizi şaşırtmasın ağız kuruluğu, sedasyon, kabızlık, terleme vs. gibi bunlar tehlikesiz, istenmeyen yan etkilerdir. Hayatınızı engelliyorsa hekiminize başvurun size çözüm önerecektir. Özellikle antidepresanların etki göstermesi için 6-8 haftaya ihtiyaçımız vardır. Ama 2-3 haftada doğru yolda ilerlediğimizi farkeder iyileşme ışığını görürüz.

Psikiyatrist Uz. Dr. Zeynep Pınar


İstanbul Psikiyatri uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!