Bir baktım, epeydir yazmamışım. Hemen açığı telafi ediyorum.

Bugün mezarlıklarla olan yakın ilişkimizden bahsetmek istiyorum. Ancak karamsar olmamaya çalışacağım.

Ayrıca, itiraf ediyorum, ben mezarlıkları seviyorum...

Mezarlık demek ölülerin ebedi dinlenme yeri demek..Bir mezar kıyısına oturduğumda hissetiğim huzur ve dinginliği başla hiç bir yerde bulamıyorum desem inanır mısınız? Sahilde güneş banyosu yapıp, denizin şıpırtılarını dinlemekten daha da huzur veriyor.. Dışardan ses: Psikiatriste git, psikiatriste...

Doğma büyüme Istanbullu olan yazarınız mezarlıklarla içiçe yaşamıştır. Ayrılık Çeşmesi diye bilinen, zamanında Hac yolculuklarının başlangıç noktası olduğu rivayet edilen bir semtin komşusu iseniz, her gün eski taşlar, upuzun salınan selvilerle dolu mezarlıkların önünden geçersiniz.Hele ki bu yolun devamında ucu bucağı görülmeyen bir Karacaahmet mezarlığı varsa, atalarınızın büyük bir kısmı içinden geçecek yol için kemikleriyle mezarından çıkarılıp bilinmeyen bir yere götürülmüşse ve siz yıllarca bu yoldan okulunuza gidip gelmişseniz..Halen çok sevdiğiniz büyüğünüz orada yatıyorsa, bağlarınızın güçlü olması çok doğal değil midir?

Bahsetmek istediğim bağın sadece fiziksel yönü yok.Elbette ki, bir çok insan her gün bu taşların, bu ağaçların önünden geçiyor ama küntleşmiş halde, günlük gailelerini düşünüp Halk otobüsünün camından dışarı bakıyorlar.Kimsenin aklına bir gün orada olacakları, bir taştan ibaret olacakları gelmiyor. İyiki de gelmiyor, düşünsenize ortalık ölüm korkusuyla dolu, karamsar insanlardan geçilmezdi.Yaşam doludizgin giderken, birden yanımıza yöremize ölüm gelir, biz de ancak o zaman anımsar, kısa bir süre sonra yine gailemize döneriz.Konuyu iç karartıcı hale getirmeden çark edelim.

Sizi bir bahar günü Eyüp Sultan ve Pierre Lotiye götürmek istiyorum.Hadi gelin: Sirkeciden kayığa binelim, kayıkçı amca bizi Eyüpte sahile atsın. Eyüp Sultan Camii çevresindeki hacı yağı kokulu çarşıyı gezip, sırlı Eyüp testilerinden, upuzun tesbihlerden, bembeyaz mermerşahi başörtülerden birer adet alıp başınıza örtün. Huzur dolu camii avlusundan geçin, isterseniz türbe ziyereti de yapın ama mutlaka arka kapıdan çıkın. Karşınıza dik bir yokuş gelecek.İşte o yokuş yukarı arnavut kaldırımlı yoldan tırmanmaya başlarsanız, sağlı sollu bir çok mezar görürsünüz. Havada hoş bir rayiha (kokudan daha farklı) vardır. Koku kaynağının ne olduğunu bilemezsiniz, sağa sola bakına bakına çıkarken solda saklı küçük bir cami görülür. ( Ancak yazarınız adını anımsayamıyor. )Bahçesi minicik, bir musalla taşlı, harika Haliç manzaralıdır.

Tek tük banklarda oturan sakallı amcalar size azıcık ters bakarsa, hemen tornistan ediniz. Tırmanma sürerken mezarları örten ve taşan çılgın bir bitki örtüsü görürsünüz. Mezar taşlarının hepsi dik değildir, kimi yan yatmış, kimi öbürüne yaslanmış, kimi yeşil boyanmış, çoğunun yazısı silinmiş, sarıklı, kavuklu, çiçekli başlıklı olanları, hüzünle bakanları, araya karışan son dönem düz mermerler, hepsi kardeş kardeş yatmaktadır. Tepedeki selviler ki, bence en zarif ağaçlardır, Haliçten esen rüzgarla salınır, hafif kükürt kokusuyla karışık şehrin hava kirliliği burnunuza dolar.Rüzgar yönü, Haliçe doğruysa daha iyidir, hiç olmazsa pis kokmaz.

Çekinmeyin, içiçe girmiş mezarların arasına girip, birisinin kıyısına oturun. Mevtanın adını okuyup, dini vecibelerinizi yerine getirdiniz mi? Güzel, şimdi dönün İstanbula tepeden bakınız...Gözlerinizi kapatıp, sesleri dinleyin, içinize bakın, ne buldunuz? Saf huzur..Sadece Karacaahmet ve Eyüp Sultanla kendinizi sınırlamayın.

Giderek çarpık kentleşmeye boyun eğse de Istanbul, çok farklı kültürlerin yaşayabildiği bir deryadır.

Derli toplu gayrimüslim mezarlıkları, çeşitli mezheplerin kiliseleri, sinagoglar ve görkemli camiiler biraradadır.

Ayrıntılara bakın, mutlu olun.Sadece otobüs camına yapışıp balık istifi gitmeyin..
Bir bahar günün de mezarlıkta geçirin..

Sevgiyle, mis kokulu baharla kalın..

Op.Dr.Nilgün Erdoğan


Bursa Genel Cerrahi uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!