Sanatın iyileştirici yanını keşfettiğimde 16 yaşındaydım. O sene bütün yazı öksürerek geçirmiştim. Nedeni bilinmeyen bu öksürüğü hiçbir şey geçirmiyordu. Şimdi anlıyorum alerjik bir öksürük olduğunu. Zira o zamanlar buralarda alerjinin insanı böyle hasta ettiği bilinmezdi. Yine bir gece sabaha karşı o inatçı öksürük tuttu ve beni uyutmadı. Çaresiz bir şekilde yatağın içinde oturdum, gözlerimi açtığım anda gördüklerim karşısında gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Gökyüzü yanıyordu. Yatak odasının penceresi kuzeybatıya bakıyordu. Sağ taraftan Temenyeri, karşıda da evin bahçesi görünüyordu. Bahçede önde kiraz ağacı, arkasında erguvan, onun arkasında da komşunun manolyası vardı. Güneşin ilk ışınları gökyüzünü kızıl bir renge boyamıştı. Heyecanla yataktan kalktım, pencereye doğru yürüdüm. Erguvanın gökyüzüne uzanan dalları siyah bir siluet halinde bu kızıllığın önünde duruyordu. Güneşin kırmızı ve kızgın ışınları erguvanın yapraklarının arasından ok gibi bana doğru gelip tam kalbime isabet ediyordu. Manzara karşısında büyülenmiştim ve öksürük kesilmişti. Sanki artık renkleri soluyordum. Öylece, hareketsiz bir halde güneşin yükselişini izledim. Artık güneş iyice yükselmiş, altın sarısına dönüşen ışıkları kirazın yeşil yapraklarını, erguvanın pembe çiçeklerini aydınlatıyordu. Mutfağa giderek kendime süt ısıttım, sıcak süt dolu bardağı alarak tekrar yatağa oturdum. Hala güneşin doğuşunu düşünüyordum.

Okullar açılmıştı, resim öğretmeni bizden okul çapında düzenlenen yarışma için resim yapmamızı istedi. Ben o anın heyecanını taptaze bir biçimde hissederek şafak resmini yaptım ve yarışmada bu resim birinci oldu.

O yıl bir arkadaşım vardı, siyah beline kadar saçları, ince bedeni ve gür kirpiklerinin arasından gülümseyerek bakan siyah gözleri vardı. Annesi hastalandı ve öldü. Onun gözlerindeki korku, acı ve hüzün beni çok etkiledi. Evde onun yağlıboya bir portresini yaptım. Gözlerindeki o hüzünlü bakışı bu portrede yansıtmaya çalıştım.

Her iki resmi yapmak ta bana iyi gelmişti. Şafak bütün bir yazı hasta geçirmemin bende bıraktığı çökkünlüğü gidermiş, portre ise paylaştığım bir acıyı hafifletmişti.

Yıllar geçti, benim hayatımda zor zamanlar başladı. O sırada Bursa da sayın hocam Emin İlter’in resim kursuna başladım. O atölyede ihtiyacım olan özgür çalışma ortamını ve teknik bilgiyi bulabiliyordum. Yaşadığım bütün duyguların resimlerini birer birer yaptım. Her resimden sonra kendimi biraz daha güçlü hissediyordum. Her resimle birlikte yaşadıklarım kolaylaşıyor ve sanatın iyileştirici yanını tekrar en güçlü haliyle yaşıyordum.

Şimdi o resimlere ne mi oldu? Şafak resmini yıllarca oradan oraya taşıyıp muhafaza ettim ama sonun da sel sularına maruz kaldı ve mahvoldu, portreye ne olduğunu bilemiyorum. İkisi de şimdi yoklar. Ama resimler yok olsalar dahi ben onları yapmıştım bir kere, işte o yok olmadı, bana verdikleri iyilik ve halen hatırladığım o duygular asla yok olmayacak.

Diğerleri mi? Onlar şu anda logoterapistler sayesinde, anlamlarını da açıkladığım bir kitabın içinde, dünyanın dört bir yanında insanlara iyilik vermeye devam ediyorlar.

Ben ise bu temeller sayesinde 1995 yılında açtığım atölyede pek çok kişiye resim yolu ile dokunmaya ve o insanların kendi derinliklerine dokunmalarını sağlamaya çalıştım. Her bir çok özel olan bu insanlarla çalışmak bana hem keyif verdi hem de çok şey öğretti. Şimdi çoğu ile hala devam eden dostluğumuz var, çocuklar büyüdü yetişkin oldu. Onların mutlu olduklarını görmek ise bana hayatın anlamını gösteren önemli deneyim olmaktadır.

Sanatla kalın


Bursa Psikoloji uzmanlarına ulaşmak icin tıklayın!